Mesajlar Etiketlendi ‘söyleşi’

IMG_0237Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde Tiyatro ve Sahne Sanatları bölümünde tiyatro ve oyunculuk eğitimi alan Kaan Murat Yanık, TRT’de yapımcı asistanlığı,Üniversiteler Arası Sosyal Etkinlik Platformu dahilinde yöneticilik ve edebiyat-psikoloji üzerine araştırmalar yapan, İskender Pala’nın Şah&Sultan eseri ile ilgili lisans tezi yazan Kaan Murat Yanık şuanda da İskender Pala’nın asistanlığını yapıyor ve birçok deneme, hikaye, makale ve şiir kitapları bulunuyor.

Kaan Murat Yanık kimdir?

1988 yılında doğdum.Antalya Anadolu lisesinde okudum.Dil ve edebiyat hayatıma ilk orada başladım.Arkadaşlarımla beraber okul dergisi çıkardık.İstanbul Kültür Üniversitesi kültür ve edebiyat bölümünü kazandım.Orada hem akademik hem de edebi çalışmalarımı yürütmeye devam ettim.Yine orada (Kültür Üniversitesi) FenEdebiyat Fakülte başkanlığı yaptım.Kurumsal iletişimde öğrenci koordinatörlüğü gibi faaliyetlerde bulundum.Üniversitenin son yıllarında TRT Arapça kanalına girdim.Yapımcı asistanı olarak çalıştım. İstanbul Kültür Üniversitesini(İKÜ) bitirdikten sonra Fatih Sultan Mehmet Üniversitesinde (FSMÜ) eskiTürk edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptım.Bununla beraber kapı yayınlarında editörlük ve editör yardımcılığı yaptım.Kanal 14 ‘de yayımlanan “Edebiyat Kokusu” isimli televizyon programını hazırlayıp sunmaya başladım. Prof. Dr. İskender Pala’nın asistanlık görevini üstlendim.Birçok edebiyat, kültürsanat ve düşünce  dergisinde şiir ve denemelerim yayımlandı.Sonra da “Kalküta” isimli şiir kitabımı çıkardım.

 Edebiyatla tanışmanız nasıl ve ne zaman gerçekleşti?

 Edebiyatla lise yıllarımda haşır neşir olmaya başladım.Ahmet Ümit Dranas,Cahit Sıtkı Tarancı,Orhan Veli Kanık,Behçet Necatigil,Cemal Süreyya,Atilla İlhan benim üzerimde tesirli olan şairlerdi.Bununla beraber bir anlamda roman kültürünü okudum.Kavramaya başladım.başladım.Ardından da şiir,öykü,deneme ve diğer yazın türlerinde olan eserlerim çeşitli mecralarda yayımlanmaya devam etti.

 Esinlendiğiniz ve kendinize örnek aldığınız bir şair var mı?

Şiirle tanıştığım ilk anda yukarıda saydığım isimlerin tesirleri çok olduğunu düşünüyorum.Son yıllarda özellikle edebi zevkimi biraz daha yükselttiğim de İsmet Özel,Turgut Uyar,Edip Cansever,Didem Madak,Birhan Keskin.Dünya şiirinden,modern İran şiirinden yazarlar etkili oldu ama bir hassa İsmet Özel tesirinde olduğumu düşünüyorum.

 Şiirde kelime seçimi gerekir mi?Yoksa insan, ilhamına göre hangi kelime gelirse onları şiire yansıtmalı mı?

 Öncelikle nitelikli bir şairin kesinlikle vakıf olması gereken kelime dağarcığı olmalı.Bu söz dağarcığı sadece İstanbul Türkçesine hakim olmakla alakalı değil Anadolu ağızlarına ve Anadolu ağızlarında geçen değimleri de bilmek zorunda.Çok iyi bir kelime dağarcığına sahip olduktan sonra o an üreteceği şiirde söz dağarcığı o andaki ruhuna yansıyan düşüncelerle perçinleyip öyle eserler üretmelidir.Tabi söz dağarcığının geniş olması çok önemlidir.

 Şiirde bir musiki olmalı mıdır?

Her şiirde musiki olmalıdır diyemeyiz.Çünkü bazı şiirler vardır ki siyasal kaygılar güder.Bazı şiirlerde tamamen ahenge, musikiye karşı olarak yazılır.Ama eskiler yani divan edebiyatında aruzla sağlanan bir musiki,ahenk vardı.Bu rüzgarı Yahya Kemal devam ettirdi.necip fazıl’da aruzla şiirler yazmıştır.Ya da onlardan önce Cenap Şehabettin biraz batının musikisinden esinlenerek çeşitli nazım şekillerini kullanarak musikiyi şiirine yansıtmıştır.Kesinlikle şiirde musiki olmalıdır diyemem.Ama bu şairin seçimine şiirin politik duruşuna göre şekillenir.

Sizin şiirdeki tarzınız nedir?

Naratif şiir geleneğine yakın buluyorum kendimi.Yani anlatıya dayalı divan edebiyatından beslenerek, divan edebiyatının belli başlı figürasyonunu muhafaza ederek bazı şiirlerimi oluşturuyorum.Ama her şiirimi tabi ki bu şekilde oluşturmadım. Bazı şiirlerimi tamamen modern veya post modern bir üslupla,edebi kuram gözeterek yazıyorum.Bu şairin biraz seçimine,oluşturduğu şiirlerin durumuna bağlı.

 Nitelikli edebiyat nedir? Bunu öğrencilere kazandırmak için ne yapılması gerekir?

Nitelikli edebiyat şuan piyasada olan ve hiçbir şekilde şiirle,gerçek edebiyatla alakası olmayan insanların kaleme aldığı ben onlara paçavra diyorum.Onlar dışında yazılan edebiyata insan ruhuna ve insanlığa katkıda bulunan her şeydir.Şuan Türk edebiyatının bilhassa Türk şiirlerinin çok ağır yara aldığını düşünüyorum. Yurt içinde-yurt dışında gittiğim tüm konferanslarda karşılaşıyorum.Anadolu üniversitelerinde öğrencilerin şiir zevkinin maalesef popüler kültürün pençesinde olduğunu görüyorum.Ve çok satan çok popüler olmuş ama asla nitelikli edebiyatla alakası olmayan şeyler diyorum çünkü şey onlar her hangi bir eser veya sanat eseri diyemem onlara.Nitelikli edebiyat tabikide bunların karşısında durandır.Bununla beraber nitelikli edebiyatın bir temeli olmalıdır.Eğer kişi 2014 yılında roman yazıyorsa klasiklerin   tekniğini, konuyu işleyiş şeklini bilmelidir.Klasik yazarların zaman,mekan,karakter,teması tüm bu teknik kurallara hakim olmalıdır.Sadece Türk edebiyat tarihine değil dünya edebiyat tarihine de muvafık olmalıdır. Gabriel García Márquez’de Kolombiya’da yazdığı ürettiği eserlerden bir haber olamaz.Daha çok entelektüel kaygıları hat safhada olan bir ruh haliyle genellikle nitelikli edebiyat eseri üretilebilir diye düşünüyorum.

Size göre sanat nedir? Buna bağlı olarak sanat gerçekleri mi anlatmalı, yoksa hayalleri mi?

 Lakan şiiri veya edebiyatı biraz nüanslarıyla değiştirerek yada başka yazarların söylemleriyle fermant edersek dil, bilinç dışı-bilinç içi olarak birleştirir.Yani merkeze dili alırsak dilin sağ tarafına bilinç dışını sol tarafına bilinç içini koyarsak bunların toplamında belki şiir üretilebilir.Entelektüel bir kimlik,tarih,kültür olması lazım.Ve söz gelimi Türk mitolojisinden tutun Yunan mitolojisine kadar birçok geleneksel veya divan edebiyatını bu işe dahil edebiliriz.Sanatçının geleneksel köklerini iyi bilmesi gerekiyor.İsmet Özel anlattı bunu bende 1.ağızdan dinledim.Bir gün arkadaşıyla beraber merdivenlerden inerken arkadaşı merdivenlerden yuvarlanıyor ve İsmet Özel panikliyor.Yanına gidip arkadaşına ilk sorduğu soru “Bir şey de!” aslında bu demin bahsettiğim Lakan’ın dil bilinç içi ve bilinç dışı kuramıyla örtüşüyor.Yani en başta şair arkadaşına onun bilincinin yerinde olup olmadığını anlamak için bir soru yöneltiyor.O an söylenen kelimenin bir anlamı olmayabilir ama uyku ile uyanıklık arasında çıkan zamanın toplamından ne çıkarsa onu şiir olarak nitelendiriyor.İşte şiir budur der.O bir şey şiirdir.Tabi bu sadece şiirin bir bölgesi başka bölgelerde çok daha dingin bir şekilde,naif bir üslupla daha teskin edici sözler söyleyerek de şiir oluşturulabilir.

 Entel insandan bahsettiniz.Entel insan ve entelektüel insan arasındaki fark nedir? Genelde birbirine karıştırılır ve aynı olduğu düşünülür.

Entel insan,fark etmeden facebook ve internetten öğrendiği bilgilerle, bir bilgi dağarcığına sahip olduğunu söyler.Eski dilde biz bunu malumatı furuş olarak biliriz.Sağdan soldan duyup öğrendiği bilgileri bir şekilde satıp kendisini bilgili bir insan olarak gösterenlere ki bu Osmanlı’da da böyle idi.Entelektüel insan,ansiklopedi karıştıran,kitap okuyan,kesinlikle sıkı sıkıya bir kitap takipçisi olan  ve dış dünyanın kesinlikle pencerelerinden bakmayı bilen insandır.Entel ve entelektüel kelimeleri arasında zaten Fransızca intellektüel kelimesinden gelir.Entel onun yarım yamalak halidir.Bu bakımdan zaten ironik olarak da kelime anlamı itibariyle  aralarında da bir fark olduğu görülüyor.

 Genelde hayranlarınıza şiir falı ile şiir armağan ediyorsunuz. Nedir şiir falı?

 Eski İran’da Hafız’ı Şirazi’nin yazdığı “Hafız Divanı” varmış.Şiir kitabından herhangi bir sayfa açılırmış.Aklına ilk gelen harfi ilk çıkan sayfaya koyarmış.O harfin tasavvuftaki karşılığı açtığı sayfadaki şiir neyi anlatıyorsa bu ikisini ölçtürerek fal bakarmış.

Genç şairlerimize tavsiyeleriniz nelerdir?

Nitelikli edebiyattan kaçmamaları gerektiğini düşünüyorum. Kendisine sair diyen saçma sapan kişilerden uzak durmaları gerektiğini düşünüyorum.Özellikle onların yazdığı kağıt tomarlarından. Arabesk şiirimsi yazılardan uzak durmaları gerekiyor. Türkiye’nin ergen bir toplum olduğunu düşünüyorum. İnsanlar nitelikli eserler okumadıkları taktirde bu halde kalmaya devam ederiz.Eskiden televizyonda edebiyat programları çok vardı. “Edebiyat kokusu” isimli programı takip etmelerini öneririm. Medyatik şairlerden ziyade daha çok edebiyatı çekirdeğinden bilen insanlar konuk oluyor.Bunun dışında İtibar,İzafi,Varlık,Yasak meyve gibi edebiyat dergileri var bu dergileri okuyabilirler. Dünya şiir geleneğinden kopmamak için bu dergilerle de yetinmeyip araştırma yapmaları gerekiyor.Biraz daha kadim olan şairler üzerine eğilmeleri gerekiyor.En başta da yazılarını kesinlikle bir edebiyat dergisinde kanıtlamaları gerekiyor.Belki bugün dergilerin çok çeteleştiğini onlardan olmayanlara yazdırmadığını söyleyenler var.Ama iyi bir sanat eserinin eninde sonunda hedefine ulaşacağını düşünüyorum.

    Söyleşi:Bilge Nur Kenet                      Fotoğraf:Vedat Ayaz

Reklamlar

IMG_4894.JPG

Türkiye’nin yakın tarihi, Orta Doğu ile ilgili sorunları ve çözümleri hakkındaki görüşlerini dile getiren İstanbul Üniversitesi Avrasya Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Bekir Günay aynı zamanda Türkiye- Amerika ilişkileri ve Amerika’nın Türkiye üzerindeki rolü hakkında da görüş bildirdi. Türkiye’nin hassas bir döneme girdiğini belirten Günay, “Bin 500 senelik tarihi olan bir ülkeyiz ve tekrar sahneye geri dönüyoruz” dedi.
Türkiye’ni Orta Doğu üzerindeki etkisi nedir?
2003’ten itibaren Türkiye daha hareketli bir dış politika izledi. Bunun altında yatan en önemli nedenlerden birisi 89’dan sonra Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla beraber dünya tek kutupludan çift kutupluya geçti. Bu şekillenme 1914’lerde hâkim olan gücün geri dönmesidir. 2013’ten itibaren gerçekleştirilen paradigma değişikliğinin nedeni budur. AKP ile başlayan bu değişiklikten itibaren katlar yeniden kırılmaya başladı. Komşularla sıfır problem üzerine kurulan bu politikalarla ilk yıllarda belli ivmeler kazanıldı. Aslında dış politikada Orta Doğu’ya karşı izlenen politikaları iki evreye ayırıyorum. Birisi 2009’a kadar olan evre diğeri ise 2009’dan sonra olan evredir. Komşuluk ilişkileri Suriye, Irak, İran, Ermenistan ve Yunanistan’la kalıcı hale getirilmeye çalışıldı. Bu süreçte paralel olarak Türkiye kendine de yer açmaya çalıştı. Sınır açma olayı Mavi Marmara ve one minute hadisesidir. One minute hadisesi ile bölgenin ana aktörlerinden biri olan İsrail, bölgenin belirleyici gücüydü. Türkiye artık “ben de varım” demeye başladı. Bu da tabi sınır çatışmaları ve kaynaşmaları da beraberinde getirdi. Nüfus alanlarının çatışması one minute ile beraber bir adım daha ileriye gitti. İsrail köşeye sıkıştı. Tabiri caizse Türkiye kendine alan açtı. Tabi bu alanın kilit noktası Filistin meselesidir. Filistin meselesinden öncelik alınarak Mavi Marmara’dır. İsrail bu duruma çok sert bir tepki göstererek 9 Türk aktifisin şehit olmasına sebebiyet verdiler. İsrail ile ilişkiler bu nedenle kesilmiş oldu. Bu andan itibaren Türkiye şunu değerlendirmeye çalışıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin de Obama ile beraber Orta Doğu’da bir söylem değişikliğine gittiğini görüyoruz. ABD 1. ve 2. Obama döneminde çok net şunu gösteriyor; ABD önceliğini Orta Doğu yerine pasife kaydırmaya başladı. Kademeli olarak bölgeden çekilmeye karar verdi özellikle askeri ve siyasi açıdan. Ekonomi olarak bölgedeki çıkar ilişkisi devam ediyor.
Arap baharı hakkındaki düşünceleriniz nedir?
Orta Doğu’da meydana gelen değişmelerin sebepleri Arap baharı olarak ortaya çıkan bir değişimle hatta Arap baharı demeyelim Arap sonbaharı diyelim. Çünkü Arap sonbaharı; aslında lanse edildiği gibi bir patlama var ama bu patlama kontrolü boşaltılan bir süreci izleniyor. Arap baharı diye tanınan olayın altında yatan temel enstrümanlara bakmak lazım. Bu enstrümanlar Orta Doğu’da (bu kelimeyi dahi İngilizler koymuştur.) Bölgenin tarihsel realitesine uygun olmayan bir şekillendirme var. Yani bölgede din, dil, tarih, kültür gibi etmenlerin ters şekilde kodlandığını görüyoruz. Azınlığın çoğunluğa hükmettiği sistem Orta Doğu’da hâkim kılındı. Halklar hiçbir zaman Orta Doğu’da söz sahibi olamadılar. 1920 yılından önce milliyetçi hesap bu coğrafyadan saf dışı edildi. İslamcılar hep illegal olarak tanımlandı. Bunlar hep bir birikmeye sebebiyet verdi. İslamiyet de demokratik taleplerde yukarı doğru çıkmak için yol aramaya başladı. Bir birikim olmaya başladı. Bu birikim Tunus’ta öğrencinin kendini yakması, Mısır’da Tahrir Meydanı’ndaki gösterilerle beraber zorlamaya başladılar. Burada ABD başta olmak üzere Avrupa devletleri bir şey yakaladılar. Eğer bu gaz birikintisi düzenli olarak boşaltılmazsa; İngiltere’nin kurduğu ABD’nin devam ettirdiği mandater sistemin yok olmasına sebebiyet verecek, bölge demokratik yapıya doğru gidecekti. Orada bir sürece girildi. Tahrir Meydanı’nda yapılan buydu. Machiavelli’nin meşhur bir sözü var: “Kötülüğü adamına yaptır. Onu kötü bilsinler, onu görevden al seni iyi bilsinler.” Aslında Hüsnü Mübarek ile yapılmak istenen buydu. Mısır’da bir şey denendi. Müslüman kardeşlere yol verelim. Hüsnü Mübarek’e kötü adam rolü verildi. Hapse atıldı ve bir yargılanma süreci başladı. O andan itibaren Müslüman kardeşlere iktidar birden ellerine verildi. Böylece sınırlarını kaybetmeye başladılar. Müslüman sistem batı endeksli askeri ve ordu yapısına sahiptir. Dolayısıyla siz kafayı değiştirmenize paralel olarak altyapıyı da çok fazla değiştiremediniz. Bu araya kadar Arap sonbaharıydı. Mısır özeli olarak başladığımızda Arap baharı şimdi başladı.
Mısır özelinde baktığımızda bu tablonun bölgeye yansıması nedir?
Artık Adeviye Meydanı’nda halkın çok ciddi bir şekilde sokaklara dökülmesi ve tepki göstermesi bunu silaha başvurmadan ciddi bir şekilde devam ettirmeye çalışıp Sisi’nin (Abdulfettah El Sisi) halkı -400-500 kişileri öldürmesi ve buna benzer katliamları… Bu da bize gerçek savaşın şimdi başladığını gösteriyor. Şimdi Arap baharı bölgeye yavaş yavaş gelmeye başlayacak, çoğulcu demokratik yapılar kendini gösterecek. 2009’dan itibaren sürekli Suriye’de başlayan Arap baharının yansımaları Esad’ın Suriye’deki toplumsal yapısına baktığımızda azınlığın çoğunluğa hükmettiği bir tahakküm sistemi görüyoruz. Museyirlerin ülkenin yüzde doksanı olduğuna Sünni kesimi istihbarat örgütleriyle tamamen sıkıştıran bir yapısı var. Bu dalganın etkisiyle bir patlama oldu ve çok sert oldu. Kimyasal silahlar kullanıldı ölü sayısı 100 bini geçti. Milyonlarca göçmen Türkiye’ye, Lübnan ve Ürdün’e yerleşti. Türkiye bu süreçlerle beraber etik olarak doğru yerde durdu. Mursi’nin iktidardan düşmesi, iktidar olma süreçleri, bütün bu süreçlerde doğru tarafta durarak Sisi’nin askeri darbe ile iktidara gelmesini, etik olarak halktan yana ama diplomaside etik kurallarına çıkar ilişkilerine baktığımızda tartışma tarafı da beraberinde geldi.
Suriye’de yaşanan durumun nedenleri?
Mısır’da yaşanan durumu Suriye’de de yaşadık. Bu yaşantının altında yatan nedenlerden birisi; Türkiye Suriye’ye özel ilgi gösterdi. Suriye paradigma değişikliği sırasında model ülke olarak baz alındı. Sınırlar açıldı. İstişare toplantıları yapıldı. Burada yapılmak istenen şuydu. Türkiye Arap baharından önce zaten Suriye üzerine çalışıyordu. Suriye’de katı bir buz kütlesi var. “Bu buz kütlesinin üzerine sıcak su dökerek aşağıya inebilir miyiz?” düşüncesi vardı. Sayın Başbakanın ziyaretleri, bakanların ziyaretleri vs. artık akrabalık ilişkileri de içine girmeye başlayınca bir adım atıldığını sanıyorduk ama olay ters oldu. İçeride istihbaratta halkı ciddi bir biçimde susturan bir yönetim var. Suriye yönetimin bu hareketi nedeniyle biz hiçbir şekilde halka ulaşamadık. Bizim de bir takım hatalarımız oldu. Suriye ile yönetim yaparken bizim STK’larla halkı yanımıza çekmemiz gerekiyordu. Halk Türkiye’ye çok sıcak ve yakın zaten akrabalık ilişkilerinden dolayı fazla çaba harcamaya gerek yoktu. 2009’dan itibaren film Türkiye’de kopmaya başlayınca 2010’dan itibaren Türkiye tavrını farklılaştırmaya başladı. Esat ile ilişkilerini kesti. Etik olarak doğru bir pozisyon olan halktan yana tavır aldı. Karşımızdaki ülke Rusya’dan tavır alan, Fransa’dan belli oranda fizyolojik destek alan, kimyasal silahı halkın gözyaşına bakmadan kullanan diktatör bir yaklaşım vardır. Ekonomik ve siyasi olarak Suriye’nin nefes almasında Türkiye çok büyük özverilerde bulundu ama karşılığını göremedi. Türkiye kırmızı çizgilerin belirlenmesini istedi. ABD ve Türkiye’nin kırmızı çizgileri birbirinden çok farklıdır. Türkiye’nin kırmızı çizgileri insan haklarına yapılan ihlale karşı çizilirken, özellikle Ruslara göre kimyasal silahların kullanımı kırmızı çizginin aşılması olarak görüldü. Bin kişiye yakın insanın kimyasal silah ile öldürüldüğü Türkiye tarafından dünya kamuoyuna duyurulmasıyla beraber ABD’nin de kırmızı çizgisi aşılmıştır. Türkiye Esad’a karşı tedbir almak amacıyla uluslararası kamuoyunun oluştuğunu varsayarak politika izledi. İlginç olan şey durumun böyle olmadığı ortaya çıktı. Aktif olarak rol oynayan Rusya, etnik ve mezhepsel yapıdan İran var. Suriye bilinmeyenli bir ülke durumuna girmeye başladı.
Sonuç olarak?
Türkiye Orta Doğu’da köklü bir değişiklik ve pozisyon almaya çalışıyor. Bu pozisyonu şu anda kaldıramayan unsurlar var. Bunlar ana aktörler ve ara aktörler. Ana aktör ağırlıklı olarak Rusya. Hiçbir şekilde istemiyor ve bölgeye geri döneceğini söylüyor ki artık iki kutup dünya değil çok kutuplu dünyaya doğru gidiyoruz. “Ben de varım artık” diyen bir Türkiye ve engellemek isteyen bir Rusya var. Suriye konusunu malzeme olarak kullanıyor. Ve bunu belli oranda başarmış durumda. İran Türkiye’nin alan açmasından rahatsız, kendine alan genişletmeye çalışıyor. Kendini İslami bir devlet olarak tanımlayan İran’ın, insan hakları bu kadar katledildiği halde mezhepsel davranıştan dolayı Esat’ın yanında olması da ayrı bir paradoks olarak ortaya çıkıyor. Başka bir nedende Türkiye’yi engellemektir. Şu anda Türk dış politikasında 2. evreye geçiyoruz. Söylem evresi bitti şu an eylem evresindeyiz. Özellikle 2009-2013 arasında etkisel olarak doğru ama karşıdaki bütün unsurları belli oranda rahatsız ettiği için bir cephe ile karşı karşıyayız. Mısır da doğru yerde duruyor. Ama hala azınlık sistemine devam etmesini isteyen bir Amerika Birleşik Devletleri var. Şu anda yeni bir aşamaya geçmesi gerekiyor Türk dış politikasının. Etik değerleri daha kalıcı hale getirmesi lazım. Uzun sürede doğru politika izliyoruz.
Türkiye hassas bir döneme giriyor.
Sokaktaki mazlum olan çocuğun babasının veya annesinin gözü önünde öldürülmesi ve zulüm görmesi gibi katliamlara o çocuğun ahı onu yapan siyasal iktidarı yıkar. Bunun örneklerini tarihte de örnekleriyle gördük. Zalim hiçbir zaman dünyada kalamaz. Mazlum her zaman zalimi indirir. Ama bu 1 yıl mı 5 yıl mı bunu zaman gösterecek. Türkiye etik değerlerle doğru yerde ve ilişkiler açısından da yeni bir üslupla bir araya getirmek zorunda. Kendini farklı boyutlarla yeni bir üslupla kalıcı hale getirebilir diye düşünüyorum.
Türkiye-Amerika ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu coğrafyada hala Amerikan hâkimiyeti devam ediyor.1912 de savaşa girmiş 1920’ye kadar savaşmış bir asker adam hiç yıkanmadan yıllarca savaşmış ve bütün vücudu bit olmuş. Sağ salim eve gelmiş annesi onu görünce şok olmuş ve eve kabul etmemiş git ahırda yat demiş. Çocuk şaşırmış ve ahırda yaşamaya başlamış. 3 ay boyunca annesi her gün onu izlemiş. Çocuk tek tek bitlerden kurtulmuş. Ve annesi 3 ay sonra eve almış. Nedeni ise eğer seni hemen eve alıp temizleseydik ölürdün diyor. Bağımlılığını yavaş yavaş sen azalttın diyor. Türk-Amerika ilişkileri de buna benzer bağımlılığı yavaş yavaş kesmemiz lazım. ABD de 50-60 yıllık bir NATO bağımlılığımız var. Siyasi ve ekonomik olarak bazı şeylere entegre olma sürecimiz var. Bunlara baktığımız zaman ilişkileri kademeli olarak azaltırsak ayakları üzerinde duran bir devlet olabiliriz. Ve bunu bir ara dönem olarak görüyorum. Önümüzdeki 10-15 yıllık süreçte özellikle NATO ile olan ilişkilere baktığımız zaman bağımlılığı azalttığımız müddetçe kendi öz güven politikamız devreye girer. Buna karşı yapılması gereken 2 şey var. Bir tanesi 100 şemsiye açmışsa sizin ona 6 şemsiye açmanız lazım. Alt taraftan ABD şemsiyesi toprağa bağımlı değil, biz kendi şemsiyemizi toprakla bağlayabilirsek tarihi, dini dokularla aldığımız rüzgârla zaten bertaraf edeceğiz. Şu an Türk ABD ilişkilerine baktığımız zaman bağımlılığı azaltmamız lazım. Bunu da reel politika ekseninde yapmak lazım. Şu anda kahrolsun ABD ya da ilişkileri keselim şu etapta zor. Bu da bağımlılıktan kaynaklandı. İlerleyen süreçler açısından baktığımızda bu kademeli olarak gerçekleşir. Daha kalıcı ve net bir dış politika izlenmesi lazım bunu da askeri ve ekonomik noktalarda geliştikçe yapması gerekiyor. Dış politika bir takım işidir. Teknik direktörünüzün iyi olması hiçbir işe yaramaz. Oyuncular iyi değilse lig atlayamazsınız orada kalırsınız. Dolayısıyla bunlar toparlanırsa Türk-ABD ilişkileri olmak üzere Türkiye daha kalıcı hale gelir.
ABD, İngiltere dış politikası olarak baktığımızda bir de bunları finanse eden gruplar var Feller gibi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
ABD dünyayı yönetiyor, Yahudiler dünyanın hâkimi, Ruslar her yere hâkim bunlar şehir efsanesi. Gerçek payı var. Ama bu şehir efsanelerinin sizi teslimiyete getirmemesi gerekiyor. Bu bir psikolojik harekât tekniğidir. Şu aşılanıyor ey rakipler ayağa kalkmayın biz zaten dünyayı yönetiyoruz. Dünyayı yaksanız da hiçbir şekilde kazanamazsınız. Bunlar tamamen şehir efsanesidir. 21.yy’dayız ve sahneden çıkmış ülkeler sahneye geri dönüyor, bu ülkelerden biri de biziz. 600 yıl dünyayı yönetmiş tecrübesi olan bir ülkeyiz. Bin 500 senelik tarihi olan bir ülkeyiz. Bunu da konuşmadan yapmamız lazım. Konuşunca potansiyel olarak güçlü olduğumuzu herkes biliyor. 100 sene öncemiz biliniyor. Kimse bizi etimiz budumuzla değerlendirmiyor. Herkes bizi güçlü görüyor. Zayıf noktaları olabilir ama bunları çabuk telafi edebilme yeteneği var. İyi bir genç nüfusu var, kendini çabuk değiştirebilecek bir özelliği var. Dolayısıyla o tarz söylemlere pek takılmayın. Hafife almayın ama çok da abartmamak lazım. 2 hastalığımız var 1 tanesi tembellik diğeri de Türk övün diyorum orada kalmışız. Çalış, güven söylemine geçmemiz lazım.
Son olarak söylemek istedikleriniz?
Şunu unutmayın arkadaşlar; bu yüzyılda çok etkin bir ülkenin etkin insanları olacaksınız. Bu etkinlik dünya çapında olacak. Kendinizi uluslararası arenada etkin olacak insanlar olarak hazırlamak zorundasınız. Türkiye kabuklarından dışarı çıkmaya çalışıyor. Ve yeni bir güç doğuyor. Kendinizi hâkim gücün insanları olarak düşünün. Ufkunuz da Türkiye ile sınırlı kalmasın. Herkes kendi mesleğini yaparken siz gazeteci olarak dünyanın en iyi gazetesinin patronu olarak düşünün. Türkiye’nin ivmesi ufku yukarıya doğru gidiyor. Türkiye şu an 13-14 yaşında. Ergenlik problemleriyle uğraşıyoruz. Kimlik problemleridir bu. 25 yaşında daha kalıcı adımlar atacağız. Kollarımızı açacağız bu kolların daha kalıcı hale gelmesi sizlerle olur. Sizler milletin fertleri olarak doğru duruşlar sergilerseniz. Dünyanın neresine giderseniz gidin kendi öz benliğinize güvenin. Zaten dünya sizi biliyor. Küresel güç değil önce bölgesel güç Türkiye göreceğiz. Biz bölgeseli görsek de siz küreseli göreceksiniz. Çok konuşunca başkaları rahatsız oldu. Tabirimi maruz görün bir balon şişiriyoruz içine taş koymazsak birileri o balonu patlatır. Bir küreselleşmeye maruz kaldığımız doğrudur. Dil namustur. Dilimize, dinimize, tarihimize sahip çıkmalıyız. Teknolojiyi durduramayız. Teknoloji hayatımıza facebook, twitter ile giriyor. Dünyanın böyle bir yapılanması var ama ben hiçbir şekilde umutsuz değilim. Dış politikadaki olaylar resim yapmak gibidir. Yakından baktığınızda çok karışıktır hiç bir şey anlamazsınız. Geri çekilip resme bakın ben burada neredeyim diye düşünün. Bu resmi hep birlikte yapmak zorundayız. Türkiye şuan ortaya bir resim koyuyor ama çok ilginçtir bu resmi bilinçli oluşturmuyor plansız yapıyor ama çok planlı bir resim ortaya çıkıyor. Bu milletin güçlü bir kaderi var. Yönetme kaderi var.

                     söyleşi: Bilge Nur Kenet

Görsel

 Sosyal medyada 1.ooo.ooo dan fazla takipçisi bulunan yazar/şair kahraman Tazeoğlu, 93 yılında Kadıköy FM de radyo programcılığına başladı.Maddi imkansızlıklar içerisinden bu günlere ulaştığını belirten Tazeoğlu, her zaman güler yüzlü ve sıcakkanlı davranışlarıyla hayran kitlesini gün ve gün arttırmaya devam ediyor.14 Mart Perşembe günü Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) kültür merkezine gelen ve 600 kişilik kültür merkezine 1500 kişinin katılımıyla güzel bir seminer gerçekleştiren Tazeoğlu kendisini insanların ruhunu eğiten bir eğitim gönüllüsü olarak tanımlıyor.Çevresindeki insanların desteği ve yazma arzusu sebebiyle  bu günlere gelebildiğini  belirten Tazeoğlu genç şairlere öncelikle şiir kitapları okumalarını öneriyor.

Kahraman Tazeoğlu kimdir?

Şiire gönül vermiş, edebiyata gönül vermiş aslında bir eğitim neferi çünkü toplumlara, insanlara, bireylere yazarak ulaşmak onları eğitmektir aynı zamanda. Eğer yazar olmasaydım mutlaka bir eğitimci olurdum. Ama insanlara yazılarımla ulaşıp onların ruhunu eğitmeye çalışıyorum. Bu yüzden kendime bir eğitim gönüllüsü diyorum.

Sizin şiirlerinizi kim okursa okusun kendisinden bir şeyler buluyor nedeni nedir?

İplik fabrikasında çalışan bir arkadaşım olduğunda da kendinden bir şey bulmalı, üniversitede dersine gidip gelen öğrencide, sokakta simit satan adamda mutlaka kendinden bir şey bulmalı; çünkü sizin yaşadığınız hayatların ortak buluştuğu bir payda var. Ben o paydanın içinden geliyorum belki benim kadar zorluk çekmediniz, belki ailelerinizin durumu benim ailemle karşılaştırıldığında çok daha iyiydi, belki o zaman ihtilal olmamıştı ülkenin durumu daha iyiydi; ama sonuçta sizde bir yalnızlık çekiyorsunuz, aşk acısı çekiyorsunuz, bende çektim. Siz ne yaşıyorsanız bende yaşadım. Sadece ben duygularımı sizden önce ifade ettim. Siz o kitabı o şiirleri okuduğunuzda “işte bu benim yaşadığım.” dediniz. Belki 3-5 sene sonra siz benim yazdığımı yazacaktınız. Aşk dediğiniz duygu son kitabımda da yazdım. “Aşk herkes için aşktır ama aşk her yarada başka kanar.”bazı farklılıklarda bu yüzden oluyor. Benim aşkı algılayışım o yüzden farklıdır. Yine yazdıklarımdan örnek vereyim. “Biz aslında aşk değil aşksızlık acısı çekiyoruz.”

Şiirleriniz de aşka ve aşk acısına bu kadar yoğunluk vermeniz aşka âşık olduğunuzun bir göstergesi midir?

Aşkın içinde her zaman acı vardır. Acısı hissedilmeyen aşk, aşk değildir derim ben her zaman. Çünkü toplumlar ve insanlar acılarını ifade ettiklerinde ortaya bir sanat eseri koymuş olur. Mesela türküler böyle çıkmıştır ortaya o insanlar aslında acılarını dile getirmiştir. Ve yüzyıllar öncesinden yakılmış olan o türküleri biz bugün hep bir ağızdan söylüyoruz. Çünkü onların içinde acı var. Aşkta da bu böyledir.

Size günümüzü gösterip böyle bir yaşantın olacak deselerdi ne düşünürdünüz?

Bir kere inanmayacağımı söyleyeyim. Çünkü zamanın şartları hiçte buna inanabileceğim bir atmosfer değildi o zamanlar. Ama tabii ki de çok şey değişiyor. Ülkede ki dengeler değişiyor, teknoloji değişiyor, insanlar değişiyor, toplumun değer yargıları değişiyor, her şey değişiyor. Zaten sürekli bir değişim ve devinim içerisindedir toplum. Siz bu değişim içerisinde o değişimin neresindesiniz bunu iyi görmeniz lazım. Bu değişimin içerisinde o değişime çok fazla ayak uydurmadan ve en önemlisi kendinizi geliştirmeden geçen yılki kahraman’ın üzerine bir sonraki yıl bir kahraman daha koymadan yaşamışsanız hem hayaldir o günlere gelmek hem de gerçekten gelmez. Biraz şansla da alakası var.1993 yılından sonra şans bana güldü. O yıl Türkiye’de özel radyolar açıldı ve ben ilk Kadıköy FM de işe başladım. Size şu anımı anlatayım. Bir yaz gecesi arkadaşımla balkonda oturuyoruz. Gece 3 evde herkes yatmış biz arkadaşım muratla balkon sohbeti yapıyoruz. Arkadaşımın annesi kalktı. Mutfağa su içmek için geldi. Ben de hala arkadaşıma bir şey anlatıyorum. Annesi dedi ki: Oğlum murat hadi kapatın o radyoyu da yatın dedi, hâlbuki konuşan bendim.(gülüşmeler)

Bir hayalimdi radyoculuk o zamanlar TRT’yi çok severdim ve dinlerdim. Özel radyolar açıldığında hiç unutmuyorum ilk defa hayatımda bir radyo görecem. Kadıköy FM’e gittim. Gözümde o kadar büyütmüşüm ki radyo dediğiniz yer daireden bozma küçücük hatta genel yayın müdürüyle elemanlar su savaşı yapıyordu ben içeri girdiğimde. Dedim bu mu radyo? Bu mu müdürler? (gülüşmeler)

O dönem seni intihar ettim şiirini yeni yazmıştım. O şiiri okudum ve o şiirle benim radyoculuğum başladı. Şiiri dinledi su savaşı yapan müdür ve hemen bu gece başlıyorsun dedi. Ondan sonra hayatımda her şey değişmeye başladı. Kuaförlük yapıyordum. Mesleğimde de iyi bir yerdeydim çok iyi fön çekiyordum mesela.(gülüşmeler)radyoculuk bana yazdıklarımı megafona taşıma imkânı sundu. Ben 17 yaşımda yazmaya başladım. Fakat yazdıklarımı gün yüzüne çıkartmıyordum.

Bugünkü olgunluk ve düşünce tarzınızla o yıllarda olmayı ister miydiniz?

İsterdim. Keşke şu bilgi ve birikimimle 93 yılında olsaydım.

21.yy. şairi olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu yüzyılın şairi olmaktan mutlu musunuz?

Aslında bunu ben söylemiyorum, söylüyorlar öyle olduğumu ifade ediyorlar. Tabii ki de bundan kim mutlu olmaz. Öyle görüyorsa eğer birileri beni ne mutlu bana. Ama tabi bunun sorumlulukları da çok büyük. Bu sorumlulukları da omuzlarda taşımanın vermiş olduğu bir stres var açıkçası. Çünkü her kitapta okurunuzun karşısına daha iyi şeylerle çıkmalısınız hele ki sizi okuyan kesim böyle genç bir kesimse gençlere daha çok söyleyeceğiniz sözünüz oluyor. Gençlerin peşinizden geldiğinde sizin söylediğiniz, ağzınızdan çıkan, kaleminizden çıkan her sözü düstur bildiklerinden ötürü sorumluluğunuz bir kat daha artıyor.

Neden tek tür kitap değil de, birçok türü içinde barındıran kitaplar yazıyorsunuz?

Kendimi deniyorum şuanda en sonunda tarzımı bulucam.(gülüşmeler) ben böyle seviyorum. İnsanlara hem şiirle hem hikâye ile hatta hem de romanla insanlara ulaşmak benim hoşuma gidiyor.

Kişilerin duygularını ifade edememesini ve hissettiği gibi davranamamasını neye bağlıyorsunuz?

Aslında bu bir tür çaresizliktir. Kelimeler ve kelimelerin gücü çok önemlidir. Eğer kendimizi ifade edebilecek donanıma sahip değilsek işte o ifade güçlüğü hâsıl oluyor. İnsanların kitap okudukça bu güçsüzlüğü ve çaresizliği aşacağını düşünüyorum. Çünkü kendimizi ifade edebilmenin yegâne temeli ve aracı kelimelerdir. İnsanlar cümlelerle kendini ifade eder. Meramını dile getirir. Eğer dağarcığınızda derdinizi anlatacak kelime yoksa kendinizi başka türlü ifade etmeye başlarsınız. Hatta bu toplumdaki şiddete kadar bile gidiyor ki bunun örneğini de görüyoruz. İnsanlar içindeki yalnızlığı ve çaresizliği hem örtebilmek hem de dile getirebilmek için daha çok okumalı kelimelere daha çok sahip olmalıdır.

Ablanız siz şiir yazmaya başlayınca şiir yazmayı bırakmış. Nedeni nedir?

Pes etti. Çünkü baktı şiirle dalga geçen bir kardeşi varken o kardeş kendisinden daha iyi şiir yazmaya başladı. Oda pes etti ve bıraktı şiiri. (gülüşmeler)

Aşağıda verdiğim kelimelerin sizde uyandırdığı mana nedir?

Zaman: Zaman değince koskoca bir evren gözümün önüne geliyor. Çünkü zaman sadece bu dünyada ve bu dünyanın değerleriyle yaşadığımız, içinden geçtiğimiz süreç değil. Ben bunu bütün bir evrene yayıyorum. Ve zaman değince aklıma hakikaten koskoca bir evren ve o evrenin içerisinde belki de toplu iğne başı kadar küçük olabilecek insanlar geliyor.

Mavi: Aşk           Araz: Hüzün         Kader: Alınyazısı

Bir röportajınızda “Aşk 10 saniyedir” demişsiniz. Nedeni nedir?

Aslında bunu kitabımda da uzun uzun anlattım. Çünkü ilk bakışta insanların gözlerinden aldığı elektrik, kalbinin hızlı atması, midesinde kelebekler uçuşuyormuş gibi hissetmesi hissi, eğer iki kişi devamlı o hissi birbirlerini gördüklerinde yaşarlarsa o his onları öldürür. Ama aşkın görevi budur zaten o bu duyguları 10 saniye yaşatır sonra yerini sevgiye bırakır ve gider.

En sevdiğiniz şiiriniz hangisidir? Neden?

Şiirler şairlerin çocukları gibidir. Anne-baba nasıl bir çocuğunu diğerinden ayıramıyorsa şiirlerimde benim için öyle hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Onların hepsi benim çocuklarım, yaşamım, geçmişim daha doğrusu aslında onların hepsi ben.

Genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Genç şairlerin şairlik yolunda attıkları adımlar gün geçtikçe aslında daha da zorlaşıyor. Çünkü çok fazla şiir yazan var. Çok fazla şair olduğunu iddia eden var. Gençler arasında şiirin giderek seviliyor olması benim için umut verici ama aynı zamanda yazdıkları ürünlere bakınca bazılarının şiirde çok zayıf olduğu ama kendilerine şair demekten de geri kalmadığını görüyorum. Bu yanlışa düşmesinler şiir yazmaktan ziyade şiir okumaktır önemli olan. Ben genç şairlere yazmaktan önce okumayı tavsiye ediyorum. Bir müddet kâğıdı kalemi bir kenara bıraksınlar ve okusunlar. İnanın bu ülkede şiir yazdığını iddia eden insanlar, sadece onlar şiir kitabı okuyabilseydi. Şiir kitapları bu ülkede en çok satanların zirvesinde olurdu.

                                                                                                BİLGE NUR KENET