Mesajlar Etiketlendi ‘röportaj’

IMG_3467TRT’nin kıymetli spikerleri Erdoğan Arıkan ( Spor Spikeri) ve Fulin Arıkan (Haber Spikeri) ile mesleğe dair anıların ve bilgilerin paylaşıldığı bol gülümsemeli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 Söyleşi: Bilge Nur Kenet

 

Erdoğan Arıkan kimdir? Nerede doğdu? Mesleğe nasıl başladı?

 

Adapazarı’nda doğdum. İlkokulu Adapazarı’nda bitirdim. Sonra Gölcük’e taşındık. Liseyi orada okudum. O zaman Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlıydı. Kocaeli Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümünü bitirdim. Ondan sonrada iş hayatına atıldım. O zamanlar pazarlama işi yapıyordum. TRT sınav duyurularını gördüm. Arkadaşlardan biri “Senin sesinde fena değil buraya başvursana” dedi. Bende “Yok oğlum ya bize mi kaldı” dedim. İstanbul’da bir gün TRT sınavlarına başvurdum ve girdim. Orada başladı TRT hayatım. İlk tayinim Diyarbakır radyosuna çıktı. 3 sene sonra spor spikerliği sınavına girdim. Ankara’ya geldim ve hala daha buradayım.

Siz mesleğe nasıl başladınız Fulin Hanım?

Benim ilkokul öğretmenim Türkçemi çok beğeniyordu. İlk önce onlar yönlendirmişlerdi. İlerde Ankara, İzmir, İstanbul gibi bir yerde olursan muhakkak sınavlarına gir diyorlardı. Ben okurken TRT sınav açınca tarih öğretmenimin söyledikleri aklıma geldi ve sınava girdim. 3 sınava çağırdılar. 3 sınavı da kazandım ve kurs hikâyem başladı. Erdoğan ve ben aynı dönemdeyiz. Hatta o kurs dönemlerinden tanışıyoruz.

Erdoğan Bey, neden spor spikerliğini tercih ettiniz? Farklı alanlarda da çalışma deneyiminiz oldu mu?

Pazarlama sektöründe çalıştım satış elemanı olarak. Spor spikerliği benim çocukluğumdan gelen bir şeydi. Radyo spikerliği de yaptım. Benim çocukluğumda radyodan maç anlatmak ve dinlemek çok önemli bir şeydi. Türkiye’de bugünkü lig TV ne ise maçların anlatıldığı haberin alınabileceği tek kaynaktı TRT radyoları. Çünkü televizyondan yayın yoktu. Çocukluğumda her hafta sonu maç dinlerdim. Ve hep şöyle düşünürdüm. Ya adamlara bak hem en güzel yerden maçı seyrediyorlar hem de para kazanıyorlar. O zamanlar bir hayaldi ama spora ilgiliydim. Babam beni sürekli maçlara götürürdü.

Futbol da oynadım. Sonra bir zaman geliyor, hepiniz bu dönüşümü göreceksiniz. Artık hayat sizden para kazanmanızı istiyor. Yani anne ve babandan para istemek zorlaşıyor. İşte o aşamaya geldiğin zaman bir daha hayaller, hedefler falan zorlaşıyor. O yüzden öncelikle boya pazarlamada çalışmaya başladım. 4 sene orada çalıştım. Sonra TRT sınavlarına girdim. Benim girdiğim ilk sınav İstanbul Radyosundaydı. Bir yazı verdiler elime ben okumaya başladım ve çok heyecanlandım. Nefes alamayacak duruma geldim. Spiker beni durdurdu. Çok heyecanlandın öleceksin dedi. Ben de biraz rahatlamak için arkama yaslandım ve “Bu kadar heyecanlanacağımı tahmin etmemiştim. İnsan ister istemez heyecanlanıyormuş” dedim. Mikrofon açıkmış ve jüri içeriden beni dinliyormuş. Stüdyoda bir ses yankılandı. “Kardeşim işte bu sesle konuş. Biz senin bu sesini istiyoruz” dediler. Böylece bir sonraki aşamaya geçebildim. Yoksa diksiyonum falan hiç iyi değildi. Mesela Fulin Arıkan ile aynı dönemiz. Onlar Allah tarafından spiker olarak gönderilmişler. Zaten onları kurstayken dinlediğim zaman moralim bozuluyordu. Kafamda hep spor spikerliği vardı. Fulin hanım ile girdiğimiz dönemde spor spikeri alınmıştı. Biz radyo spikeri olduk ve radyolara gönderildik. 3 sene sonra spor spikerliği sınavı açıldı ve ben o sınava girerek spor spikerliğine geçtim.

Fulin Arıkan: Yok canım. Ananem benim ilkokul öğretmeniydi ve çok ilgilenirdi. Büyükbabam İstanbulluydu ve yanlış söylediğim zaman sürekli düzeltirdi. Ailen, yetiştiğin ortam bu yüzden çok önemli. Çevren bu konuda duyarlıysa sen zaten kendiliğinden diksiyonun güzel olarak büyüyorsun.

Erdoğan Arıkan: Doğru bir sesle doğmak ve doğru bir bölgede yetişmek önemlidir.

Fulin Arıkan: Erdoğan, ama sen boya pazarlamada da çok başarılı olmuşsundur ve kalsaydın olmaya da devam ederdin.

Erdoğan Arıkan: Olabilirdi tabi. Belki o sektörden çok fazla para kazanabilirdim. Hakikaten öyle bir gidişim vardı. (gülüşmeler)

Spikerlik veya diksiyon eğitimi aldınız mı?

Erdoğan Arıkan: TRT’ye girdikten sonra aldım. Diksiyonun kelime anlamını bilmiyordum, TRT’ye girmeden önce. Ama TRT’ye girdikten sonra TRT sizi baştan formatlıyor. Tam anlamıyla bir eğitimden geçiyorsunuz. Diksiyonun ne kadar iyi olursa olsun o eğitimi almak zorundasın.

Fulin Arıkan: Ben Hukuk Fakültesinin son senesinde okuyorken sanırım belediye açmıştı kursu. Semih Sergen veriyordu devlet tiyatrosu sanatçılarından. Tam olarak tamamlayamadım hatta sertifikamı alamadım ama bir süre devam ettim. Semih hocadan bir şeyler öğrendim. Ama asıl TRT’nin kursunda çok şey öğrendim. Erdoğan, hazır geldiler diye iltifat ediyor tabi ama öyle değil.

Erdoğan Arıkan: Hayır öyle ama. 10 tane yedek alınıyordu. Ben yedeklerdeydim. Fulin hanım seçilenler arasında ilk 5 de idi bizim kursumuzda.

TRT hayatınız boyunca birlikte çalıştınız. Birlikte bir anınız var mı?

 

Fulin Arıkan: 2008 yılıydı. Türkiye Avrupa şampiyonasında yarı finalde Almanya ile karşılaşacağı maç öncesi bütün spor kanalları ana haber bültenlerini maçın oynanacağı İsviçre’nin bir kentine taşıdılar. Biz de ana haber bülteni ile oraya gittik. Yarı final akşamı biz yayınımızı yaptık sonra stada girdik. Stat da maç seyrediyoruz. Erdoğan Arıkan’da o maçta görevli spor spikerlerinden birisi. Ama o gün maçı anlatan Erdoğan değil. Erdoğan ile biz yan yana oturduk. Genelde benim statta maç izleme alışkanlığım olmadığı için statta maç seyretmek anormal zormuş. Çünkü uzaktan futbolcuyu tanıyamıyorsun. Pozisyonu anlamıyorsun. Hatta pozisyon tekrarı bekliyorsun. Herkes penaltı diyor ama sen onu görmemiş oluyorsun. Dolayısıyla maç çok önemli, ben çok heyecanlıyım ama anlayamıyorum. Erdoğan o zaman 90 dakika boyunca bana özel yayın yapmıştı. Herhalde böyle bir lüksü kimse yaşamamıştır. (gülüşmeler)

Erdoğan Arıkan: O zaman bende bir anımızı anlatayım. Diyarbakır radyosunda çalışıyoruz. Saat başı radyodan haber okuyoruz.  O günde nöbetçi benim. Bende o kadar iddialıyım ki beni haber okurken güldüremezsiniz dedim. O zaman daha çocuğuz tabi 20-25 yaşındayız. Birbirimizle iddialaşarak yayına giriyoruz. Ben Fulin’e 3 kere teklersin diyorum o hayır 2 kere diyor ve iddiaya giriyoruz. İki kereden az teklerse o kazanmış oluyor. Biz böyle iddialaşırken ben yayına girdim ve haberi okumaya başladım. “İyi günler sayın dinleyiciler saat: 09.00. Sabah haberlerini sunuyoruz…” falan ben okumaya başladım ve çokta rahat okuyorum. Fulin şaklabanlıklar yapıyor yanımda. Ben aldırmıyorum fakat haberin sonuna doğru Fulin abartmaya başladı. Beni güldürecek ya, aslında beni güldürse felaket olur. Genç olduğumuz için işin sonunu düşünmüyoruz. Yayında sesi açıp kapatan mikrofon ve içerisi ile konuşmaya yarayan mikrofon var. Ben Fulin’in bu hareketlerini görünce iş zıvanadan çıktı rahat hareket edememeye başladım. Fulin zaten gülmeye başladı gülmemek için burnunu sıkıyor garip garip sesler çıkıyor. Bende Fulin ile konuşmak için sesi kestiğimi zannederek döndüm ve “Sussana kızım” dedim. Ama sesi kesmemişim. Aynen bu yayına çıkmış. Biz kafamızı kaldırdığımızda bütün müdürler camın diğer tarafından bize bakıyordu. Haber dinleyenler haberin ortasında “Cumhurbaşkanı Turgut Özal bugün İstanbul’a gitti. Sussana kızım” diye bir şey duydular. Tabi soruşturma geçirdik. Sarı zarf dediğimiz bir ceza yedik. TRT’nin kuralları kesindir. Biz yıllarca Ankara’ya geldikten sonra aynı stüdyoda olduğumuz zaman hep güldük birbirimize. Aynı anda duramıyoruz stüdyoda. Fulin ana haber bültenini sunardı sonra ben sporu sunmak için gelirdim. O beni görmesin diye dışarıda beklerdim. (gülüşmeler)

TRT’nin özel kanallardan farkı nedir? Özel kanalda çalışmayı hiç düşündünüz mü?

Erdoğan Arıkan: Düşündüm. Fulin hanımda çok düşündü. Çok fazla teklifler geliyordu. TRT ile diğer kanalları karşılaştırdığım zaman benim için TRT hep ağır bastı. Bir defa özel televizyonda çalışmak istiyorsan İstanbul’a gitmelisin. Bizim Ankara’da çok rahat oturmuş bir sistemimiz var. Ankara’da TRT’de çalışıyorsan ulaşım ve hayat çok rahat. İstanbul’a geldiğin zaman bir koşturmacanın içerisine gireceksin bu kolay bir şey değil. İstanbul’a geldiğin zaman Ankara’daki standardı yakalaman çok zor. Aldığın ücretin 3 katı bir ücret alman lazım ki yine aynı şartlarda yaşayabilesin. Bu o kadar kolay değil. Hep buna değer mi değmez mi hesabı yaptık.

Futbol spikerliğinde tarafsız olmak gerekiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ya da yaşadığınız bir anınız var mı?

Erdoğan Arıkan: Objektif olmak en kolayı. Eğer yayıncılık yapıyorsan mutlaka bir felsefen, bakış açın olmalı. Eğer bu doğru bakış açısını yakalayabilirsen doğru bakarsın. Örneğin; bir doktor, mühendis vb. başarılı insanlar takım tutabilir. Ve onlar için Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş fanatiği olmak ekstra bir şey değildir. Hayatlarında sorguladıkları bir şey değildir. Ama bir gün birisi onlara gelse ve deseler ki doktor bey siz takımınız konusunda çok fanatiksiniz ama şimdi bir tercih yapın ya tuttuğunuz takım ya işiniz deseler. Para kazandığı işini tercih eder. Bize Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın ne faydası var. Ben ya spor spikerliği yapacağım ya da Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ı deliler gibi tutmaya devam edeceğim. O mikrofonun arkasına geçtiğim andan itibaren benim için tüm takımlar ölüyor. Benim için önemli olan orada mesleğimi iyi yapabilmek, düzgün bir şekilde sunumumu yapabilmek oluyor. İşinde başarılı olmuş insanlar akşam televizyonun karşısına geçip spor haberlerini dinliyorlar. Benden haber bekliyorlar. Ben de onlar gibi başarılı bir insan olarak onlara güzel vakit geçirmeleri ve güzel bir sunumla programı dinlemeleri için çaba sarf ediyorum. Bazı spikerler kale arkasındaki çapulcuları düşünerek konuşuyor. Yani nasıl düşünürseniz öyle konuşursunuz. Televizyonculuk böyledir. Doğru şeyler düşünmeye ve doğru bir çizgide hareket etmeye çalışıyorum. Ben sadece maçı anlatırken değil ben maç seyrederken de insanların neye tepki verdikleri ve neye sinirlendiklerini ölçerek dinliyorum. Mesele şu; karşı tarafı da düşünebilmek ve anlayabilmek. Beklentileri karşılayabilmek yani. Herkes yayıncı artık. O yüzden bizim bir farkımız olmalı.

Peki, Fulin Hanım sizin haber spikerliğinde olmazsa olmaz dediğiniz mesleki ölçütleriniz var mı?

Haber spikerliğinde tarafsızlık çok önemlidir. Mesela haber sunarken duygular yansıtılır ama duyguları yansıtabileceğiniz alanlar vardır. İdeolojiler, fikirler yansıtılmaz ama duygular zaman zaman yansıtılır. Bunun haricinde haberin özü tarafsızlık olmalıdır. İnsani ve genel kabul görmüş ahlaki konularda yorum yapabilirsin ama ben her zaman şunu söylüyorum spiker, bir haberi okuduktan sonra ona yorum yapacaksa söyleyecek fazladan bir şeyi olması lazım. Herkesin düşündüğünü, söylediğini söylemek yorum yapmak değildir. Ama siyasi konularda görüş bildirmek bir haber spikeri için doğru bir davranış değildir. Diğer bir önemli nokta samimiyettir. Haber spikeri asla haber spikerini oynamamalı. Kendi gibi olmalı, doğal olmalıdır. Eğer siz doğal olursanız karşı tarafa ulaşabilir ona anlatabilirsiniz. Eğer doğal olmazsanız sıradanlaşırsınız.

Spor spikerliğinin haber spikerliğinden farklı bir zorluğu var mı?

Erdoğan Arıkan: Farklı bir zorluğu var. çünkü haber spikerliğinde genellikle önceden hazır ve birilerinin kontrolünden geçmiş, özenle cümlelerin kurulduğu bir haber bülteni vardır. Promterdan yazılar geçer ve siz okursunuz. Spor spikerliğinde hem bu anlattıklarımı yaparsınız hem de canlı maçı anlatırsınız. Asıl spor spikerliği de odur zaten olan bir şeyi sizin yorumlamanız, doğaçlama yapmanız o kadar kolay değil.

Değişen teknoloji ile birlikte geçmiş gazetecilik, spikerlik ile günümüzdeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan Arıkan: Biz şunun farkına vardık. Dünya tarihinin bence en keskin dönüşlerinin yaşandığı dönemin insanlarıyız. Bilgisayarın bulunması dünyanın teknolojisine müdahale etmiştir. İnternetin bulunması, medyanın değişimi o kadar keskin hatlar var ki bunu birkaç cümle ile anlatamazsın. Bir defa değişen insan var.

Twitter muhabirleri ve sosyal medya muhabirleri çıktı. Siz ne düşünüyorsunuz bu durum hakkında?

Erdoğan Arıkan: Eskiden böyle bir şey yoktu. Rutin bir hayatımız vardı. 10 sene önce tek kapılı buzdolabı benim evimde olduğu gibi bir başkasının da evinde vardı. Sonra dünya birden değişti. İnternet, bilgisayar denen şey geldi. Hayatın formatı değişti ve biz bu değişimi yaşadık. Siz belki bu değişimi fark etmeyebilirsiniz Gözünüzü açtığınızda internet vardı. Ben TRT sporda ilk göreve başladığımda iki ajanstan gelen teleks, haber kaynağıydı. Başka bir haber kaynağınız yoktu. Avrupa’dan haber alamıyordunuz. İnternet diye bir şey yoktu. O habercilik çok durağan ve ağır bir habercilikti. Çok fazla sorumluluğun da yoktu. Olanı verirsin biterdi. Şimdi çok değişik kaynaklardan haber akışı var ve çok dinamik bir ortam var. Bu dinamik ortamın gerekliliklerini yapmak zorunlu. Her şey çok hızlandı. Düşüncenin de buna bağlı olarak hızlanması lazım. Özellikle teknolojik gelişmeler haberciliğe inanılmaz bir hız kattı.

Teknolojideki gelişmeler muhabirliği yok eder mi?

Fulin Arıkan: Yok etmez. Ben her zaman şuna inanırım. Makine insanın yerine geçemez. Duygu yok, bakış açısı yok. Artık muhabirlerin fark yaratması bakış açısı katması lazım. Hızdan ötürü bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama aynı zamanda da bilgi kirliliği var. Muhabirin çok uyanık olması lazım, haber kaynaklarından emin olması lazım, teyit çok önemli. Bir bilgiyi bir yerden alıp direkt servise koyamazsınız. Birçok teyit aşaması var onları gerçekleştirmek lazım. Muhabir çok önemli bence. Muhabir her zaman muhabirdir.

Spor spikerliğini meslek olarak düşünen öğrencilere tavsiyeleriniz nedir?

Erdoğan Arıkan: Spor dünyasını ve maçları takip etsinler. Şunu söyleyeyim akılları ile hareket etsinler. Görünenin arkasını görmeye çalışsınlar derinini görmeye çalışsınlar. Bunu yapabilenler fark yaratıyor hayatta. Özellikle bunu spor dünyasında yapabilmek çok önemli. Bir spor haberi yaptığınız zaman bunun nereye gittiğini ve kimlere hitap edeceğini görmeleri gerekiyor. Ona göre cümlelerini, hedeflerini belirlemeleri gerekiyor. Bunun içinde akıllı düşünmeye ihtiyaçları var. Gençlere şunu söylemeliyim. Farkında değiliz ama özellikle hayatımızla ilgili en önemli kararları 20’li yaşlarda veriyoruz. 20 yaşında işinizi seçiyorsunuz. 25 yaşında eşinizi seçiyorsunuz. Ondan sonra hayat şekillenmeye başlıyor ve o hayatın içerisinde hep küçük küçük kararlar veriyoruz. Aslında o kararlar size büyükmüş gibi geliyor ama dönüp baktığımızda ben en büyük kararı 20 ve 25 yaşında verdiğimiz görüyorum. Bunu şimdiden bu yaşta görmek önemli. Ben o yaşlarda bunu görememişim. Yanlış karar mı vermişim hayır. Ben şimdiki gençlere bakıyorum hayata bir şey olabilmem için mutlaka bir tanıdığa ihtiyacım var gözüyle bakıyorlar. Hâlbuki bir şey olabilmen için iyi bir insan olmaya, donanımlı bir insan olmaya ihtiyacın var. Hayatın gerekliliklerini karşılayabilecek bir insan olmaya ihtiyacın var. Torpilin olsun veya olmasın. Bunlar sende varsa ve üzerine bir torpilin varsa evet bir yerlere gelebilirsin. Eğer hiçbir şey değilsen ve birilerinin itmesiyle yürüyorsan bir yerden sonra patlayıp gidiyorsun. Öncelikle iyi bir donanım ve hedeflere kitlenmek önemli. Zaten ondan sonra patlayıp gidiyorsun. Bana gençler soruyorlar şimdi TRT’ye girmek için torpil gerekli mi? Bende diyorum ki onlara, peki sen TRT’ye girmek istiyorsun. Şu anda gelsen ve TRT’de jürinin karşısına otursan TRT’nin istediği özellikler sende bulunuyor mu? Bunu düşünmeden önce torpil bulmalıyım diye düşünüyorlar. Hâlbuki ben olsam torpil aramak yerine önce kendimdeki eksikleri geliştirmeye çalışırım. Bir dil daha öğrenirim birkaç dergi daha okumaya çalışırım.

Fulin Arıkan: Artık konuşan haber spikeri aranıyor. Biz başladığımız zamanlar olayı anlatan ve sürekli haber aktaran konumda değildik. Onu güzel okumak, tonlamalara dikkat etmek önemliydi. Şimdi konuşmak çok önemli. Bizim Türk eğitim sistemindeki açığımız da bu. Biz konuşma özürlü bireyler olarak yetişiyoruz. Anlatıma dayalı olmayan bir eğitim sistemimiz var. Sürekli bir kutucuk işaretleyerek öğreniyoruz. Kendini ifade ederken bir şeyleri anlatırken sıkıntı yaşıyoruz. Doğaçlama yapamayan bireyler olarak yetişiyoruz. Yani kendiliğinden güzel konuşma, rahat konuşma, güzel ifade tekniği yok. Bence spiker olmak isteyen kişi en çok bunun üzerinde dursun. Sadece iyi okuması sesinin iyi olması yeterli değil. Bizde güzel konuşma ve yazma dersleri vardır ilkokulda sadece el yazısıyla yazı yazmayı öğretiyorlar. Güzel konuşma farklı bir şeydir. Bunun içinde hem çok okumak önemli hem de kelime haznesinin gelişmesi önemli. Hem de uzun konuşma provalarıyla kişinin kendini uzun konuşmaya hazırlaması gerekli. Bence önemli olan şeylerden bir tanesi bu.

Reklamlar

serdar1

Geçmişin izini sürerek halen doğada yaşayan insanın mücadelesini anlamaya ve anlatmaya çalışan Serdar Kılıç’ın aradığı sadece el becerisi, insan gücü ve üretim değil. Aradığı binlerce yıllık geçmişimiz ile içimize işleyen duygular, gelenekler, öğretiler, hürmet, sevgi, vicdan, saygı ve birlikte yaratılan bir Anadolu kültürü.

 

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

serdar2

Doğaya olan sevginiz nasıl ve ne zaman başladı?

Doğaya olan sevgim hiç bitmedi. Çocukluktan beri içimde olan bir şeydir. Şimdiki çocuklar gibi evde, okulda, kitapta, dergide görmedik. Biz toprakla oynardık, sapan yapardık, çiçeklerle temas ederdik. Dolayısıyla çocukluktan beri kopmadan devam etti. Doğa sevgisi herkesin içerisinde olan bir şey ama biz pek belli edemiyoruz. Henüz 12 yaşında iken dedem ile birlikte kurt izlerini takip etmeye başladım. Hikâyelerini dinledim, nerede ve nasıl yaşadıklarını öğrenmeye çalıştım.  Yani çocukların ebeveyn ile büyümesi önemlidir. Baba ile değil, dede ile büyümeli çocuk. Geçmiş ile günümüz arasında uzun bir bağ vardır. Bu bağı çocuk dedesiyle, ninesiyle kapatabilir. Doğayı ve toprağı tanıdıkça onu daha da sevdim. Hayatımın neredeyse üçte birini doğada geçirdim.

20’li yaşlarda Wolftrack şirketini kurdunuz. Aslında bir genç girişimcisiniz. Nedir Wolftrack şirketi? Bize biraz bahsedebilirmisiniz?

Spor kariyerim devam ederken hep bir ayağım doğadaydı, 20’li yaşların sonunda “Wolftrack” şirketini kurdum. 2008 yılı sonuna kadar 8.000’in üzerinde orta ve üst düzey çalışana; liderlik, grup dinamikleri, iletişim ve motivasyon ağırlıklı eğitimler verdim. 2000 senesinde Türkiye’deki ilk 8-16 yaş çocuklar için Serüven ve Doğa Sporları Kampı’nı kurduk ve hala devam ettirmekteyim. İçimde ukde kalmış bir şey vardı. Çocukların koptukları o bağı onarmak için bir tabiat kampı olsun istedik ve hala etkinliklerine devam ediyor.

Wolftrack şirketinin etkinlikleri nelerdir? Ve çocuklara katkısı nedir?

9-16 yaş arası çocuklar mesela bir sapan yaparak doğayla nasıl temas edeceğini öğreniyor. Şimdiki bir öğretmen sapan yaparak bir çocuğa hayvanları öldürebilirsin diyebiliyor. Biz onlara sapan yaparak doğa ile nasıl temas edebileceğini ters bir şekilde gösteriyoruz. Bu yaptıklarımızın çocuklara faydası onlarda büyüdükleri zaman çocuklarını bu şekilde yetiştirecekler. Doğayı tanıyarak, severek ve doğa ile iç içe.

Bu şirketle ilgili size bir fikrim var. Wolftrack şirketini devlet desteğiyle üniversiteye dönüştürmek istermisiniz? İlk öğrencileriniz hazır. (gülüşmeler)

Olabilir. Fikir çok güzel uygulanabilir. Hem dersler işlenecek hem de doğa ile iç içe uygulamalar yer alacak. Gerçekten çok güzel bir fikir.

Sizin kaç çocuğunuz var? Ailenizde doğa ile ilgileniyor mu?

9 yaşında bir tane oğlum var ismi Tibet. O da benim gibi tabiata meraklı. Zaten İstanbul’da orman içerisinde göl kenarında bir yerde yaşıyoruz. Her fırsatta dışarı çıkmak isteyen eve girmek istemeyen bir çocuk. Ama şöyle diyeyim arkadaşlarından çok farklı bir çocuk Tibet. Birkaç programıma da aldım. Ara sıra anlatıyorum. Onun sorularını bir duysanız şaşırırsınız. Onun planı çok iyi bir bilim adamı olmak ve insanlara yardım etmek şimdilik. Eşim de klinik psikolog oda doğaya ilgili ama benim kadar çok doğayla iç içe değil. O biraz daha şehirde kalıyor işinden dolayı.

Gore – Tex test ve ürün geliştirme maksatlı Güney kutup dairesinde 21 gün -60 derecede yaşadınız. Zorlukları nelerdi?

En büyük faktör stres. Stres ile mücadele etmeyi öğreniyorsun. İnsan zor koşullarda kendini tanımaya başlar. Tepkilerini öğrenmeye başlar. Çünkü şehirde biliyorsun her şey hazır ve önüne sunuluyor. Ama tabiatta zorlu koşullarda kalıyorsun. Ben doğada yaşadığım zorlukları seviyorum. Çünkü onlar beni ben yapan şeyler. Tabii ki çok zor şeyler yaşıyoruz yanımda arkadaşlarım öldü, ayaklarım dondu, günlerce susuz ve aç kaldığımız zamanlar oldu. Tabii ki bu sana daha temkinli ve tedbirli olmayı öğretiyor. Ya da stresliyken bu durumdan nasıl kurtulursun mücadelesine girip çok basit şeylere üzülmemeyi de öğretiyor. Çok çabuk kırılgan olmuyorsun kabuğun daha sert oluyor. Mesela köydeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarı şehirdeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarıdan çok farklı oluyor. En basitinden senin dert ettiğin şeylere oradaki adam gülüyor.

Bütün bu yaptıklarınız deneyimle mi elde edildi?

Hepsini deneyim ve tecrübe ile elde ediyorum. Okumak da bir deneyimdir mesela bir başkasının deneyimini elde etmiş olursunuz. Okuduğunuzu uygularsanız bu daha büyük bir deneyimdir.

İnsanlar doğayı mangal yapma alanı olarak görüyorlar. (gülüşmeler) Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seminerlerimde en son ne zaman ateş yaktınız diye soruyorum. Her hafta sonu yakıyoruz diyorlar. (gülüşmeler) Algıyı değiştirmek lazım. Doğa sadece piknik alanı değildir. Fotoğraf paylaşıyorum. Öküz arabası, bir ağaç, güzel bir gökyüzü beğenmeyecek kişi sayısı çok azdır. Oradan bir adam atlıyor ve keşke o ağacı kesmeseydin diyor. Ben zaten ağacın kesilmesini isteyen birisi değilim. Ağaç ne zaman kesilir biliyor musun? Meyve ağacı meyve vermeyi bıraktığı zaman kesersin onu da evine bir masa, sandık, sehpa, mey yaparsın. Evrende sesini, görüntüsünü hala yaşatırsın oda yaşamaya devam eder. Ağaç kesilir tabii ki ama zamanı var her şeyin.

Peki, gençlere öneriniz nedir?

Her fırsatta doğaya gidin, memleketinize gidin, büyüklerinizle vakit geçirin, deniz tatillerini bırakın artık. Deniz tatilleri insanı uyuşturur, zorla para harcattırır. Orda Allahın suyuna para veriyorsun ama dağda vermezsiniz. Daha çok insanlık görürsünüz kendi insanınızı tanırsınız.

Survivor günümüzde son derece popüler bir program. Siz bu programı ve orada yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Survivor isim olarak yanlış bir kere onun ismi oyun olmalıydı. Çünkü survivor demek psikolojik anlamda hiçbir yardım olmadan bir insanın bir durumu zorlu koşullarda idame ettirmesi demek. Bu programın kurucusu Mark Burnett’tir. Kendisini tanıyorum. Acun, bu programın haklarını satın alıp Türkiye’de bu programı yapıyor. Bence survivor Türkiye’de en büyük zaman hırsızıdır. İnsanların zamanını çalıyor. Hepsi düzmece. Bunlar yerine içerisinde daha çok tarihi kültürü olan yarışmalar izlenmeli. Acun’da da böyle riske girecek bir durum yok.

Bir sinema filmi üzerinde çalıştığınızı belirtmiştiniz. Biraz bahsedebilirmisiniz?

Filmin konusu şehirdeki yaşantıdan tabiata geri dönmüş bir baba ve çocuğun hikâyesi. Senaryosunu bir arkadaşımla beraber yazıyoruz. Yönetmenliğini de yine bir arkadaşımla beraber yapacağız. Yapımcısı benim. Hem çocukların hem de yetişkinlerin izleyebileceği bir film olacak. Muazzam bir tabiat filmi olacak. Bu sene çekimlere başlamayı planlıyoruz. Bu film kendi gözümden tabiatı ve insanı anlatan bir film olacağı için benim için çok kıymetli.

Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Bireysel olarak hangi mesleği seçersek seçelim şimdiden nasıl bir tabiat- insan ilişkisi bekleriz bunu cevaplamamız gerekir. Çünkü 80lere kadar kırsallarda yaşadık. Şimdi sorsanız 40 yaş ve üzerine evde ışığı kapatırken bile elektriği söndür derler. Musluğa musluk demezler çeşme derler hala. Yani onlardan anlayan insanları yetiştirirsek biz kırsaldaki uygarlığı şehre götürecek bir yaşantı çizeriz. Hayvanla, bitkiyle uğraşmak çok zor bir şey değil. Kırsal yaşama yeniden girmek çok zor bir şey değil. Gençler bunu şimdiki çağla birleştirecek yeni fikirler üretmeli. Baktığınız zaman biz genlerimize işlenmiş olan zorla mücadeleyi yeniden buluşturup dünyaya hükmedecek olan imparatorluğu yeniden kurabiliriz.

IMG_1040

1990 yılında spikerlik hayatına başlayan ve bu meslek için Ankara Hukuk Fakültesini bırakan Fulin Arıkan, haberciliğin günümüzde çok değiştiğini belirtiyor .Habercilikte tüm bu değişikliklere tanık olduğunu belirten Arıkan,TRT’de çalışmak bir ayrıcalıktır diyor. Ve hala habercilik hayatına TRT’nin spikerliğini yaparak devam ediyor.

Bilge Nur Kenet

Spikerlik mesleğine nasıl başladınız?

Lisedeyken Türkçemi düzgün bulan öğretmenlerim tüm metinleri bana okuturlardı.Öğretmenlerim ilerde büyükşehirlere gidersen mutlaka TRT’nin sınavına gir diyorlardı.Çünkü; babamın işi dolayısıyla değişik yerlerde öğrenimimi tamamladım.Ananem ilkokul öğretmeniydi.Büyükbabam da İstanbul’luydu.Onun için çocukluğumdan itibaren benim Türkçeme çok özen gösterdiler.Onların sayesinde ben Aydın’lı olmama ragmen şivesiz konuşuyordum.Üniversitemi Ankara hukukta okurken TRT sınav açtı.Tarih öğretmenim vardı mehmet hoca.Sınavlara mutlaka gir diyordu.Ben de o sözleri hatırlayarak bir şansımı deneyeyim dedim.Kendimi denemek için girdim.İdealimdi ama avukat olmakta beni mutlu ederdi.Sınavlara girdim hepsini kazandım ve kendimi TRT’de buldum.Sonrada o kadar sınava girip emek sarfettiğim için emeğime kıyamadım.O zamanlar TRT tek kanaldı.TRT’de çalışmak ayrıcalıklı bir şeydi.Avukatlığı bırakarak TRT’ye geçiş yaptım.

Mesleğe başladığınız günden bugüne spikerlik(habercilik) anlayışında nasıl bir değişim yaşandı ve bu değişim sizce iyi yönde mi oldu?

Öncelikli olarak spikerliğin algısı değişti.Benim başladığım yılda (1990) spikerlik, daha çok elindeki metni okuyan buna daha fazla yorum katmayan,konuşmayan sadece okuyan biriydi.Şimdi spikerlik öyle bir şey değil.Artık anlatan, gerektiğinde olay yerinden bilgi veren, konuğunu karşısına alıp kendi sorularını yönelten, kendi programını oluşturabilen biridir.Bir de teknolojinin getirdiği faydalar var.Ben ilk başladığımda daktilo ile yazılmış haber okurdum.Muhabir daktilo yazısını yetiştiremezse yanına elle ilaveler yapılırdı,kabus gibiydi.Prompter dediğimiz araçlar şimdiki gibi çok rahat bir biçimde çalışmıyordu.Onu karşıdan okumakta büyük zorluk çekiyordunuz.Haberin yetişmesinde problem vardı çünkü; günümüz gibi bilgisayar ağı yoktu,telefonla haber iletilirdi.Bir takım şeyler çok değişti.Ben tüm bu değişikliklerin hepsine tanık oldum.

TRT spikeri olmanızın avantajları ve dezavantajları nedir?

TRT spikerliğinin avantajı benim dönemim için söylüyorum, çok özel bir işti TRT’de çalışmak.Çünkü; TRT tekel bir kuruluştu.Üzerimizde bir baskı vardı.Devletin televizyonunda çalışmak kolay değildi.Onun getirdiği bir takım kaygılarımız endişelerimiz vardı.Bu bir dezavantajdı üzerimizde baskı hissediyorduk.Şimdiki gibi kolay değildi.Bir kursu bitireyim sertifika alayım ya da bir güzellik yarışmasını kazanayım gideyim spiker olayım gibi bir şansımız yoktu.Çok iyi olmak zorundaydık. Çünkü; çok iyi spikerler vardı geçmişten gelen, onların gölgesinde kalmamak için daha çok çalışmak ve daha çok kendini göstermen gerekiyordu.Bu bir dezavantaj olabilir.Avantajlı tarafı ben çok saygın bir kurumda başladım.TRT denildiğinde yayıncılığın okulu denir.Hala daha böyle söylerler.Onun getirdiği bir keyif,onurlanma vardı.TRT’ye spiker olarak alınmak kolay olmadığı için eğer siz alındıysanız iyisiniz demektir.Bunun getirdiği bir egosal tatminde vardı.Bunlarda hoş tarafları tabii ki.TRT’de olmak hala farklıdır.Çünkü; çok kurumsal bir yapıdır TRT, yani siz spiker olarak ne kadar bireysel başarınız olursa olsun o kurumun bir parçasısınız ve kurumu temsil ediyorsunuz.Devlet resmiyeti taşıyan bir iş aynı zamanda.

Eski TRT spikerliğinde daha soğuk bir haber sunumu vardı.Günümüzde bu konuda bir değişim yaşandı mı? Düşünceleriniz nedir?

Ben üzerime alınmıyorum.Çünkü; benim dönemimde ben ve birkaç arkadaşım bunu yıktık diye düşünüyorum.Daha çok kendimiz olduk ve seyirci ile daha fazla iletişim kurduk.Samimiyet yayıncılıkta çok önemlidir ama samimiyet ile laubalilik arasında ince bir çizgi vardır.O çizgiyi aşmamak gerekir.Bazı meslektaşlarım kendi kurumum da dahil olmak üzere sempatik olmak,sevimli görünmek için aşırı bir çaba sarfedildiğini ve bazen bunun laubaliliğe ve samimiyetsizliğe dönüştüğünü görüyoruz.

Meslek hayatınızın en zor yayını hangisiydi?

Yakın bir arkadaşımı kaybetmiştim.Kendisi milletvekiliydi, genç bir yaşta tenis oynarken öldü.Onun cenazesini okumak zorunda kaldım.Diğeri Rusya’da bir bestlam faciası yaşanmıştı.Rusya’ya bağlı özerk bir bölgeydi.Çeçen töreristler bir okulu basmışlardı.O okulda okuyan öğrencileri ve çocukları almaya gelen velileri rehin aldılar.Daha sonradan bu annelere iki tane çocuğunuz varsa 1 tanesini alıp çıkabilirsiniz dediler.Anneler çocuklarını seçmek zorunda kaldılar.Geriye kalan çocuklarda Rus güçlerinin bir baskını yüzünden öldüler.Benim çocuğumda o zamanlar çok küçüktü bir anne olarak çok etkilenmiştim.Bir de 17 Ağustos depreminden çok etkilendim.Bu depremde çok ölü haberi verdik,yardım talep ettik,enkaz altından çıkacak olanları bekledik.İnsansınız sonuçta ne kadar profesyonel olursanız olun tüm bunlar çok ağır şeyler.Meslek hayatımda bu üçü çok ağırdı.Zaman içerisinde bunların baskısını daha çok hissediyorsunuz.Sanki daha çok yaşlanıyorsunuz.Biraz daha yaşam enerjiniz sönüyor.Habercilik zor bir şey.Çünkü; iyi şeyin haberi pek olmuyor.

Sosyal medya yaşamımıza girdiğinden beri pek çok sır açığa çıkıyor.Böyle bir dönemde habercilik hala önemli mi?

Habercilik önemini kaybetmedi.Kaliteli ve gerçek haberciliğin önemi daha çok anlaşılıyor.Sosyal medya bu kadar gelişmişken ve bu ağ bu kadar büyümüşken artık kimseden hiç bir şey saklayamazsınız.Onun için tarafsız, dürüst, gerçek habercilik yapmak zorundasınız.Haber merkezlerinin sırtındaki sorumluluk daha fazla.Bunu geçmiş günlerde de gördük var olan bazı şeyleri görmezden gelerek kendilerini komik duruma düşürdüler.Onun için haberciliğin kendisine çeki düzen vermesi gerekiyor.Habercilik ölmez ama kötü habercilik önemini yitirir.

Biz ekran başında haberlerin aktarıldığı kişiler olarak izlediklerimize inanmakta güçlük çekiyoruz.Siz bu işin içinde olan birisi olarak ekran karşısına geçtiğinizde izlediğiniz haberleri inandırıcı buluyor musunuz?

Bazı haberlerde tereddüt yaşıyorum.Bu kadarda olmaz dediğim şeyler oluyor ama hayat o kadar çok şey gösteriyor ki insana hele ki bu işin içerisindeyseniz eğer, bu dünya da olmayacak bir şey yok diyorsunuz.Ama o haberi kimden aldığınız çokönemli.

Peki TRT’ye bu konudaki bakışınız nedir?

TRT’yi güvenilir kanallardan biri olarak değerlendiriyorum.TRT’de tek başına haber iletmiyor tabiki ajanslar var.Zaman zaman o ajanslara bağlı olarak aksaklıklar yaşanabiliyor.Ama genel anlamda Türkiye’nin güvenli kanallarından birisidir TRT.

Sosyal medya kültürünün arttığı günümüzde özellikle klavye dili olarak tabir edilen sesli harflerin yutulduğu bir lisanla kişiler iletişime geçmekte,bu mesleğin içinde olan biri olarak bu durum size neler hissettiriyor? Bu “toplumsal dil yozlaşmasının” önüne nasıl geçilebilir?

Eğer kişiler bunu bir gruba aidiyet olarak yapıyorlarsa ve belli bir süre yapacaklarsa benim için bir sakıncası yok.Bunun uzun vadede yazı Türkçesini ya da doğru ifade kullanmayı engellediğini bilmek zorundalar.Bunu çok fazla devam ettirirlerse bu onların yazım kalitesini düşürür,konuşmaya sirayet edebilir.Yani bu genel geçer bir akımsa eyvallah sözüm yok.Ama uzun süre bu yapılırsa o zaman kişilere olumsuz etkileri olabilir.Bence o sınırı iyi ayarlarlarsa bir problem olmaz.Ben kızıma “mrb” yazma diyorum.Ama o “Annecim çok yorgunum o kadar uzun uzun uğraşamıyorum. Ayrıca arkadaşlarım da böyle yazıyor” diyor.Ben ona yanlış olduğunu anlatıyorum.O bir süre sonra o grubun içerisinden çıktığında bunun yanlış olduğunun farkında olduğu için bir daha kullanmayacak.O yüzden bunu dert etmiyorum.

TRT ve özel kanalların spikerlik alanında haber sunum farkları nedir?

Çok fazla bir fark kalmadı artık.Biz bazı kanallara nazaren Türkçe’ye daha fazla önem gösteriyoruz.İyi br spikerin Türkçesi de iyi olmalı.Düzgün Türkçe bizim olmazsa olmazlarımızdandır.Belki o anlamda biraz daha özen gösterdiğimiz söylenebilir.Ama onun haricinde özgürlükler olarak ya da spikerliğe yaklaşım olarak ben bir fark görmüyorum.

Habercilik günümüzde değişti.Son dakika haberlerinin özensiz hazırlanması veya önceliği hakkındaki düşünceleriniz nedir?

Haberlerde acıtasyona karşıyım ben.Son dakika…son dakika diyorlar ama son dakikaya bakıyorsunuzki Milli Güvenlik Kurulu toplanmış ya da bakanlar kurulu bir araya gelmiş.Çok ciddi bir sonuç çıkar ortaya karar alınır, bunu flaş…flaş diye verirsiniz.Diğer türlü bu bir üçkağıttır.Orada televizyon izleyiciyi ekranın başına kitleyip reytingi yükseltmeye çalışır.Eğer verdiğiniz haber çok önemli ise kimse onun özenli mi değil misine bakmaz.Gerçekten önemli bir şeyi anında vermek çok daha önemlidir.İyice hazırlayıp vermektense önce vermek çok daha önemlidir.Ama dediğim gibi o önemi çok iyi ayırt etmek gerekir.Özel televizyonlar o acıtasyonu çok iyi yapıyorlar.Seyirciyi ekrana bağlamak için bağırıyorlar.Yani o heyecanı haberin aksiyonunu bağıra bağıra vermek haberin temposunu ya da seyircinin habere ilgisini arttırıcı bir şey değildir.Acıtasyondur.

Kitleyi ekrana bağlı tutmak için verilen bir habere göre, verdikleri tepkilerin sahte olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Bazıları samimi olarak yapıyor. Bazıları ise burada şehit haberi var ağlarsam youtube’a düşerim, youtube’a düşersem tıklanma rekoru kırarım diyerek bunu hesap ederek ağlayan spiker var.Ama bunu hesap etmeden gerçekten doğal olarak gözyaşlarını engelleyemeyen spikerlerde var.Bunu anlayışla karşılar ve saygı duyarım.Sonuçta bizde insanız.Ayrıca bir spikerin uzun uzun ağlamaya hakkı yoktur.Gözünüzden yaş süzülür, onu siler devam edersiniz.Spikerlikte şu önemlidir; üzücü bir haber verdiniz onda gülemezsiniz yüzünüzü ona göre ayarlamak zorundasınız.Daha sonrasında “Bahar geldi sayın seyirciler” diyecekseniz yüzünüz asık söyleyemezsiniz.O duygu geçişlerini iyi bir spiker yakalar.İyi bir spiker, yüz ifadeleri haberin içeriğine uyan spikerdir.Bazen görüyorsunuz çok acıklı bir haberi bile güzel görüneceğim diye gülümseyerek okuyan spikerler var.İşte onlar iyi spiker değil.

Ekranda olmak için güzel olmak gerekiyor mu? Örneğin; eski manken Defne Samyeli’ni televizyonda görmeye başladık.Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabiki de güzellik önemli.Sonuçta göze hitap ediyorsunuz.Kimse, çok güzel türkçesi var,çok yetenekli ama çirkin olsun varsın demez.Bu işin bir realitesi var.Dünya güzeli olmasına gerek yok belki ama izletecek kadar bir güzelliği olmasını herkes bekliyor.Kimse bir şeyi haketmez elde eder.Bu işte herkesin eşit şansı var.Ben, iyi spikerlerin farkı ne,neler yapabilirim diyerek bunları çok iyi gözlem yaparak izledim.Kendimi bu anlamda geliştirmeye çalıştım.Herkes her işi yapabilir ama iyi olan iz bırakır bu işte böyledir.İyi insan marka olmayı başarıyor.Herkes sizi tanıyor.Ekrana yıllarca çıkmazsınız sizi gördüklerinde siz haber okuyordunuz dedirtiyorsanız iz bırakmışsınız demektir.O yüzden ben buna karşı değilim.Heveslerini alsınlar.

İyi bir spikerde ne tür özellikler aranmalı?

İyi türkçe kullanmalı,belli düzeyde iyi bir ses tonuna sahip olmalı,gündemi çok iyi takip etmeli,yaşadığı ortamı ve dönemi çok iyi takip etmeli,analizi ve sentezi iyi yorumlaması ve olayları iyi okuması gerekir.Matematik gibidir bazen habercilik. Çünkü; bir olayın geçmişini bilemezseniz o olayı aktarırken yanlış şeyler söyleyebilirsiniz ya da konuları birbirine bağlayamazsınız.İyi bir spiker sadece iyi bir metin okumaz aynı zamanda gündemdeki sinema filmlerinden de haberdardır.Yani genel kültür çok önemlidir.İyi bir genel kültürünüz varsa bu ekrandan seyiciye de yansır ve saygı uyandırır.Her şey bir tarafa samimiyet çok önemlidir.İzleyiciye o samimiyetin geçmesi gerekir.

Anchormanlik hakkındaki düşünceleriniz?

Önemli olan şu, siz izleniyormusunuz? İzleniyorsanız işinizi iyi yapıyorsunuzdur.Örneğin; Reha Muhtar ile yıllar boyu dalga geçildi ama o dönemde çok izleniyordu.O zamanda senin diksiyonun kötü denilemez.O adamda doğallık ve halka hitap eden bir şey vardır.O bunu kullanarak o işte bir yere gelebilir.Ona ne kadar para verildiğini ben artık tartışmam.Yani o bir şey yapıyordur ve o izleyiciye iyi geliyordur.Reha Muhtar’ın daha güzel bir türkçesi olsaydı onun değeri daha çok artardı.Bunlar iyi ses tonu ve iyi türkçenin doğru olmadığını göstermez.Mesela Beyazıt Öztürk R harfini söyleyemiyor bu onun iyi bir televizyoncu olmadığını göstermez.Kendi alanında gayet başarılı işler yapmaktadır.Eğer spikerse Türkçe’sine bakılır ama muhabir kökenli ise Türkçesi o kadar önemsenmez.Spiker dediğinizde önce Türkçe gelir.

Son olarak eklemek istedikleriniz ve bu işi yapmak isteyenlere ne tavsiye edersiniz?

Onlara tavsiyem hiç bir şeyden yılmasınlar.Kendi donanımlarını çok iyi tamamlasınlar.Kendilerine ne kata biliyorlarsa mümkün olduğunca bunu katmaya çalışsınlar.Asla ben nasıl yapacağım bu işi yapamam demesinler.Hiç kimse doğar doğmaz bu özelliklere sahip olmuyor.Herkes zaman içerisinde bu özelliklere sahip oluyor.Giderek her şeyin özellikle medya sektörünün daha da zorlaştığını hiç unutmasınlar.Medya sektörü küçük bir sektör ve çok gelişen bir sektör değil.Pastanın payları belli.Onlardan pay kapabilmek için çok iyi olmak lazım.Çok iyi olup ben buradayım demek lazım.Mümkün olduğunca bunu yapmaya çalışsınlar.

 

 

 

 

IMG_0237Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde Tiyatro ve Sahne Sanatları bölümünde tiyatro ve oyunculuk eğitimi alan Kaan Murat Yanık, TRT’de yapımcı asistanlığı,Üniversiteler Arası Sosyal Etkinlik Platformu dahilinde yöneticilik ve edebiyat-psikoloji üzerine araştırmalar yapan, İskender Pala’nın Şah&Sultan eseri ile ilgili lisans tezi yazan Kaan Murat Yanık şuanda da İskender Pala’nın asistanlığını yapıyor ve birçok deneme, hikaye, makale ve şiir kitapları bulunuyor.

Kaan Murat Yanık kimdir?

1988 yılında doğdum.Antalya Anadolu lisesinde okudum.Dil ve edebiyat hayatıma ilk orada başladım.Arkadaşlarımla beraber okul dergisi çıkardık.İstanbul Kültür Üniversitesi kültür ve edebiyat bölümünü kazandım.Orada hem akademik hem de edebi çalışmalarımı yürütmeye devam ettim.Yine orada (Kültür Üniversitesi) FenEdebiyat Fakülte başkanlığı yaptım.Kurumsal iletişimde öğrenci koordinatörlüğü gibi faaliyetlerde bulundum.Üniversitenin son yıllarında TRT Arapça kanalına girdim.Yapımcı asistanı olarak çalıştım. İstanbul Kültür Üniversitesini(İKÜ) bitirdikten sonra Fatih Sultan Mehmet Üniversitesinde (FSMÜ) eskiTürk edebiyatı üzerine yüksek lisans yaptım.Bununla beraber kapı yayınlarında editörlük ve editör yardımcılığı yaptım.Kanal 14 ‘de yayımlanan “Edebiyat Kokusu” isimli televizyon programını hazırlayıp sunmaya başladım. Prof. Dr. İskender Pala’nın asistanlık görevini üstlendim.Birçok edebiyat, kültürsanat ve düşünce  dergisinde şiir ve denemelerim yayımlandı.Sonra da “Kalküta” isimli şiir kitabımı çıkardım.

 Edebiyatla tanışmanız nasıl ve ne zaman gerçekleşti?

 Edebiyatla lise yıllarımda haşır neşir olmaya başladım.Ahmet Ümit Dranas,Cahit Sıtkı Tarancı,Orhan Veli Kanık,Behçet Necatigil,Cemal Süreyya,Atilla İlhan benim üzerimde tesirli olan şairlerdi.Bununla beraber bir anlamda roman kültürünü okudum.Kavramaya başladım.başladım.Ardından da şiir,öykü,deneme ve diğer yazın türlerinde olan eserlerim çeşitli mecralarda yayımlanmaya devam etti.

 Esinlendiğiniz ve kendinize örnek aldığınız bir şair var mı?

Şiirle tanıştığım ilk anda yukarıda saydığım isimlerin tesirleri çok olduğunu düşünüyorum.Son yıllarda özellikle edebi zevkimi biraz daha yükselttiğim de İsmet Özel,Turgut Uyar,Edip Cansever,Didem Madak,Birhan Keskin.Dünya şiirinden,modern İran şiirinden yazarlar etkili oldu ama bir hassa İsmet Özel tesirinde olduğumu düşünüyorum.

 Şiirde kelime seçimi gerekir mi?Yoksa insan, ilhamına göre hangi kelime gelirse onları şiire yansıtmalı mı?

 Öncelikle nitelikli bir şairin kesinlikle vakıf olması gereken kelime dağarcığı olmalı.Bu söz dağarcığı sadece İstanbul Türkçesine hakim olmakla alakalı değil Anadolu ağızlarına ve Anadolu ağızlarında geçen değimleri de bilmek zorunda.Çok iyi bir kelime dağarcığına sahip olduktan sonra o an üreteceği şiirde söz dağarcığı o andaki ruhuna yansıyan düşüncelerle perçinleyip öyle eserler üretmelidir.Tabi söz dağarcığının geniş olması çok önemlidir.

 Şiirde bir musiki olmalı mıdır?

Her şiirde musiki olmalıdır diyemeyiz.Çünkü bazı şiirler vardır ki siyasal kaygılar güder.Bazı şiirlerde tamamen ahenge, musikiye karşı olarak yazılır.Ama eskiler yani divan edebiyatında aruzla sağlanan bir musiki,ahenk vardı.Bu rüzgarı Yahya Kemal devam ettirdi.necip fazıl’da aruzla şiirler yazmıştır.Ya da onlardan önce Cenap Şehabettin biraz batının musikisinden esinlenerek çeşitli nazım şekillerini kullanarak musikiyi şiirine yansıtmıştır.Kesinlikle şiirde musiki olmalıdır diyemem.Ama bu şairin seçimine şiirin politik duruşuna göre şekillenir.

Sizin şiirdeki tarzınız nedir?

Naratif şiir geleneğine yakın buluyorum kendimi.Yani anlatıya dayalı divan edebiyatından beslenerek, divan edebiyatının belli başlı figürasyonunu muhafaza ederek bazı şiirlerimi oluşturuyorum.Ama her şiirimi tabi ki bu şekilde oluşturmadım. Bazı şiirlerimi tamamen modern veya post modern bir üslupla,edebi kuram gözeterek yazıyorum.Bu şairin biraz seçimine,oluşturduğu şiirlerin durumuna bağlı.

 Nitelikli edebiyat nedir? Bunu öğrencilere kazandırmak için ne yapılması gerekir?

Nitelikli edebiyat şuan piyasada olan ve hiçbir şekilde şiirle,gerçek edebiyatla alakası olmayan insanların kaleme aldığı ben onlara paçavra diyorum.Onlar dışında yazılan edebiyata insan ruhuna ve insanlığa katkıda bulunan her şeydir.Şuan Türk edebiyatının bilhassa Türk şiirlerinin çok ağır yara aldığını düşünüyorum. Yurt içinde-yurt dışında gittiğim tüm konferanslarda karşılaşıyorum.Anadolu üniversitelerinde öğrencilerin şiir zevkinin maalesef popüler kültürün pençesinde olduğunu görüyorum.Ve çok satan çok popüler olmuş ama asla nitelikli edebiyatla alakası olmayan şeyler diyorum çünkü şey onlar her hangi bir eser veya sanat eseri diyemem onlara.Nitelikli edebiyat tabikide bunların karşısında durandır.Bununla beraber nitelikli edebiyatın bir temeli olmalıdır.Eğer kişi 2014 yılında roman yazıyorsa klasiklerin   tekniğini, konuyu işleyiş şeklini bilmelidir.Klasik yazarların zaman,mekan,karakter,teması tüm bu teknik kurallara hakim olmalıdır.Sadece Türk edebiyat tarihine değil dünya edebiyat tarihine de muvafık olmalıdır. Gabriel García Márquez’de Kolombiya’da yazdığı ürettiği eserlerden bir haber olamaz.Daha çok entelektüel kaygıları hat safhada olan bir ruh haliyle genellikle nitelikli edebiyat eseri üretilebilir diye düşünüyorum.

Size göre sanat nedir? Buna bağlı olarak sanat gerçekleri mi anlatmalı, yoksa hayalleri mi?

 Lakan şiiri veya edebiyatı biraz nüanslarıyla değiştirerek yada başka yazarların söylemleriyle fermant edersek dil, bilinç dışı-bilinç içi olarak birleştirir.Yani merkeze dili alırsak dilin sağ tarafına bilinç dışını sol tarafına bilinç içini koyarsak bunların toplamında belki şiir üretilebilir.Entelektüel bir kimlik,tarih,kültür olması lazım.Ve söz gelimi Türk mitolojisinden tutun Yunan mitolojisine kadar birçok geleneksel veya divan edebiyatını bu işe dahil edebiliriz.Sanatçının geleneksel köklerini iyi bilmesi gerekiyor.İsmet Özel anlattı bunu bende 1.ağızdan dinledim.Bir gün arkadaşıyla beraber merdivenlerden inerken arkadaşı merdivenlerden yuvarlanıyor ve İsmet Özel panikliyor.Yanına gidip arkadaşına ilk sorduğu soru “Bir şey de!” aslında bu demin bahsettiğim Lakan’ın dil bilinç içi ve bilinç dışı kuramıyla örtüşüyor.Yani en başta şair arkadaşına onun bilincinin yerinde olup olmadığını anlamak için bir soru yöneltiyor.O an söylenen kelimenin bir anlamı olmayabilir ama uyku ile uyanıklık arasında çıkan zamanın toplamından ne çıkarsa onu şiir olarak nitelendiriyor.İşte şiir budur der.O bir şey şiirdir.Tabi bu sadece şiirin bir bölgesi başka bölgelerde çok daha dingin bir şekilde,naif bir üslupla daha teskin edici sözler söyleyerek de şiir oluşturulabilir.

 Entel insandan bahsettiniz.Entel insan ve entelektüel insan arasındaki fark nedir? Genelde birbirine karıştırılır ve aynı olduğu düşünülür.

Entel insan,fark etmeden facebook ve internetten öğrendiği bilgilerle, bir bilgi dağarcığına sahip olduğunu söyler.Eski dilde biz bunu malumatı furuş olarak biliriz.Sağdan soldan duyup öğrendiği bilgileri bir şekilde satıp kendisini bilgili bir insan olarak gösterenlere ki bu Osmanlı’da da böyle idi.Entelektüel insan,ansiklopedi karıştıran,kitap okuyan,kesinlikle sıkı sıkıya bir kitap takipçisi olan  ve dış dünyanın kesinlikle pencerelerinden bakmayı bilen insandır.Entel ve entelektüel kelimeleri arasında zaten Fransızca intellektüel kelimesinden gelir.Entel onun yarım yamalak halidir.Bu bakımdan zaten ironik olarak da kelime anlamı itibariyle  aralarında da bir fark olduğu görülüyor.

 Genelde hayranlarınıza şiir falı ile şiir armağan ediyorsunuz. Nedir şiir falı?

 Eski İran’da Hafız’ı Şirazi’nin yazdığı “Hafız Divanı” varmış.Şiir kitabından herhangi bir sayfa açılırmış.Aklına ilk gelen harfi ilk çıkan sayfaya koyarmış.O harfin tasavvuftaki karşılığı açtığı sayfadaki şiir neyi anlatıyorsa bu ikisini ölçtürerek fal bakarmış.

Genç şairlerimize tavsiyeleriniz nelerdir?

Nitelikli edebiyattan kaçmamaları gerektiğini düşünüyorum. Kendisine sair diyen saçma sapan kişilerden uzak durmaları gerektiğini düşünüyorum.Özellikle onların yazdığı kağıt tomarlarından. Arabesk şiirimsi yazılardan uzak durmaları gerekiyor. Türkiye’nin ergen bir toplum olduğunu düşünüyorum. İnsanlar nitelikli eserler okumadıkları taktirde bu halde kalmaya devam ederiz.Eskiden televizyonda edebiyat programları çok vardı. “Edebiyat kokusu” isimli programı takip etmelerini öneririm. Medyatik şairlerden ziyade daha çok edebiyatı çekirdeğinden bilen insanlar konuk oluyor.Bunun dışında İtibar,İzafi,Varlık,Yasak meyve gibi edebiyat dergileri var bu dergileri okuyabilirler. Dünya şiir geleneğinden kopmamak için bu dergilerle de yetinmeyip araştırma yapmaları gerekiyor.Biraz daha kadim olan şairler üzerine eğilmeleri gerekiyor.En başta da yazılarını kesinlikle bir edebiyat dergisinde kanıtlamaları gerekiyor.Belki bugün dergilerin çok çeteleştiğini onlardan olmayanlara yazdırmadığını söyleyenler var.Ama iyi bir sanat eserinin eninde sonunda hedefine ulaşacağını düşünüyorum.

    Söyleşi:Bilge Nur Kenet                      Fotoğraf:Vedat Ayaz

Görsel

 Sosyal medyada 1.ooo.ooo dan fazla takipçisi bulunan yazar/şair kahraman Tazeoğlu, 93 yılında Kadıköy FM de radyo programcılığına başladı.Maddi imkansızlıklar içerisinden bu günlere ulaştığını belirten Tazeoğlu, her zaman güler yüzlü ve sıcakkanlı davranışlarıyla hayran kitlesini gün ve gün arttırmaya devam ediyor.14 Mart Perşembe günü Cumhuriyet Üniversitesi (CÜ) kültür merkezine gelen ve 600 kişilik kültür merkezine 1500 kişinin katılımıyla güzel bir seminer gerçekleştiren Tazeoğlu kendisini insanların ruhunu eğiten bir eğitim gönüllüsü olarak tanımlıyor.Çevresindeki insanların desteği ve yazma arzusu sebebiyle  bu günlere gelebildiğini  belirten Tazeoğlu genç şairlere öncelikle şiir kitapları okumalarını öneriyor.

Kahraman Tazeoğlu kimdir?

Şiire gönül vermiş, edebiyata gönül vermiş aslında bir eğitim neferi çünkü toplumlara, insanlara, bireylere yazarak ulaşmak onları eğitmektir aynı zamanda. Eğer yazar olmasaydım mutlaka bir eğitimci olurdum. Ama insanlara yazılarımla ulaşıp onların ruhunu eğitmeye çalışıyorum. Bu yüzden kendime bir eğitim gönüllüsü diyorum.

Sizin şiirlerinizi kim okursa okusun kendisinden bir şeyler buluyor nedeni nedir?

İplik fabrikasında çalışan bir arkadaşım olduğunda da kendinden bir şey bulmalı, üniversitede dersine gidip gelen öğrencide, sokakta simit satan adamda mutlaka kendinden bir şey bulmalı; çünkü sizin yaşadığınız hayatların ortak buluştuğu bir payda var. Ben o paydanın içinden geliyorum belki benim kadar zorluk çekmediniz, belki ailelerinizin durumu benim ailemle karşılaştırıldığında çok daha iyiydi, belki o zaman ihtilal olmamıştı ülkenin durumu daha iyiydi; ama sonuçta sizde bir yalnızlık çekiyorsunuz, aşk acısı çekiyorsunuz, bende çektim. Siz ne yaşıyorsanız bende yaşadım. Sadece ben duygularımı sizden önce ifade ettim. Siz o kitabı o şiirleri okuduğunuzda “işte bu benim yaşadığım.” dediniz. Belki 3-5 sene sonra siz benim yazdığımı yazacaktınız. Aşk dediğiniz duygu son kitabımda da yazdım. “Aşk herkes için aşktır ama aşk her yarada başka kanar.”bazı farklılıklarda bu yüzden oluyor. Benim aşkı algılayışım o yüzden farklıdır. Yine yazdıklarımdan örnek vereyim. “Biz aslında aşk değil aşksızlık acısı çekiyoruz.”

Şiirleriniz de aşka ve aşk acısına bu kadar yoğunluk vermeniz aşka âşık olduğunuzun bir göstergesi midir?

Aşkın içinde her zaman acı vardır. Acısı hissedilmeyen aşk, aşk değildir derim ben her zaman. Çünkü toplumlar ve insanlar acılarını ifade ettiklerinde ortaya bir sanat eseri koymuş olur. Mesela türküler böyle çıkmıştır ortaya o insanlar aslında acılarını dile getirmiştir. Ve yüzyıllar öncesinden yakılmış olan o türküleri biz bugün hep bir ağızdan söylüyoruz. Çünkü onların içinde acı var. Aşkta da bu böyledir.

Size günümüzü gösterip böyle bir yaşantın olacak deselerdi ne düşünürdünüz?

Bir kere inanmayacağımı söyleyeyim. Çünkü zamanın şartları hiçte buna inanabileceğim bir atmosfer değildi o zamanlar. Ama tabii ki de çok şey değişiyor. Ülkede ki dengeler değişiyor, teknoloji değişiyor, insanlar değişiyor, toplumun değer yargıları değişiyor, her şey değişiyor. Zaten sürekli bir değişim ve devinim içerisindedir toplum. Siz bu değişim içerisinde o değişimin neresindesiniz bunu iyi görmeniz lazım. Bu değişimin içerisinde o değişime çok fazla ayak uydurmadan ve en önemlisi kendinizi geliştirmeden geçen yılki kahraman’ın üzerine bir sonraki yıl bir kahraman daha koymadan yaşamışsanız hem hayaldir o günlere gelmek hem de gerçekten gelmez. Biraz şansla da alakası var.1993 yılından sonra şans bana güldü. O yıl Türkiye’de özel radyolar açıldı ve ben ilk Kadıköy FM de işe başladım. Size şu anımı anlatayım. Bir yaz gecesi arkadaşımla balkonda oturuyoruz. Gece 3 evde herkes yatmış biz arkadaşım muratla balkon sohbeti yapıyoruz. Arkadaşımın annesi kalktı. Mutfağa su içmek için geldi. Ben de hala arkadaşıma bir şey anlatıyorum. Annesi dedi ki: Oğlum murat hadi kapatın o radyoyu da yatın dedi, hâlbuki konuşan bendim.(gülüşmeler)

Bir hayalimdi radyoculuk o zamanlar TRT’yi çok severdim ve dinlerdim. Özel radyolar açıldığında hiç unutmuyorum ilk defa hayatımda bir radyo görecem. Kadıköy FM’e gittim. Gözümde o kadar büyütmüşüm ki radyo dediğiniz yer daireden bozma küçücük hatta genel yayın müdürüyle elemanlar su savaşı yapıyordu ben içeri girdiğimde. Dedim bu mu radyo? Bu mu müdürler? (gülüşmeler)

O dönem seni intihar ettim şiirini yeni yazmıştım. O şiiri okudum ve o şiirle benim radyoculuğum başladı. Şiiri dinledi su savaşı yapan müdür ve hemen bu gece başlıyorsun dedi. Ondan sonra hayatımda her şey değişmeye başladı. Kuaförlük yapıyordum. Mesleğimde de iyi bir yerdeydim çok iyi fön çekiyordum mesela.(gülüşmeler)radyoculuk bana yazdıklarımı megafona taşıma imkânı sundu. Ben 17 yaşımda yazmaya başladım. Fakat yazdıklarımı gün yüzüne çıkartmıyordum.

Bugünkü olgunluk ve düşünce tarzınızla o yıllarda olmayı ister miydiniz?

İsterdim. Keşke şu bilgi ve birikimimle 93 yılında olsaydım.

21.yy. şairi olduğunuzu söylüyorsunuz. Bu yüzyılın şairi olmaktan mutlu musunuz?

Aslında bunu ben söylemiyorum, söylüyorlar öyle olduğumu ifade ediyorlar. Tabii ki de bundan kim mutlu olmaz. Öyle görüyorsa eğer birileri beni ne mutlu bana. Ama tabi bunun sorumlulukları da çok büyük. Bu sorumlulukları da omuzlarda taşımanın vermiş olduğu bir stres var açıkçası. Çünkü her kitapta okurunuzun karşısına daha iyi şeylerle çıkmalısınız hele ki sizi okuyan kesim böyle genç bir kesimse gençlere daha çok söyleyeceğiniz sözünüz oluyor. Gençlerin peşinizden geldiğinde sizin söylediğiniz, ağzınızdan çıkan, kaleminizden çıkan her sözü düstur bildiklerinden ötürü sorumluluğunuz bir kat daha artıyor.

Neden tek tür kitap değil de, birçok türü içinde barındıran kitaplar yazıyorsunuz?

Kendimi deniyorum şuanda en sonunda tarzımı bulucam.(gülüşmeler) ben böyle seviyorum. İnsanlara hem şiirle hem hikâye ile hatta hem de romanla insanlara ulaşmak benim hoşuma gidiyor.

Kişilerin duygularını ifade edememesini ve hissettiği gibi davranamamasını neye bağlıyorsunuz?

Aslında bu bir tür çaresizliktir. Kelimeler ve kelimelerin gücü çok önemlidir. Eğer kendimizi ifade edebilecek donanıma sahip değilsek işte o ifade güçlüğü hâsıl oluyor. İnsanların kitap okudukça bu güçsüzlüğü ve çaresizliği aşacağını düşünüyorum. Çünkü kendimizi ifade edebilmenin yegâne temeli ve aracı kelimelerdir. İnsanlar cümlelerle kendini ifade eder. Meramını dile getirir. Eğer dağarcığınızda derdinizi anlatacak kelime yoksa kendinizi başka türlü ifade etmeye başlarsınız. Hatta bu toplumdaki şiddete kadar bile gidiyor ki bunun örneğini de görüyoruz. İnsanlar içindeki yalnızlığı ve çaresizliği hem örtebilmek hem de dile getirebilmek için daha çok okumalı kelimelere daha çok sahip olmalıdır.

Ablanız siz şiir yazmaya başlayınca şiir yazmayı bırakmış. Nedeni nedir?

Pes etti. Çünkü baktı şiirle dalga geçen bir kardeşi varken o kardeş kendisinden daha iyi şiir yazmaya başladı. Oda pes etti ve bıraktı şiiri. (gülüşmeler)

Aşağıda verdiğim kelimelerin sizde uyandırdığı mana nedir?

Zaman: Zaman değince koskoca bir evren gözümün önüne geliyor. Çünkü zaman sadece bu dünyada ve bu dünyanın değerleriyle yaşadığımız, içinden geçtiğimiz süreç değil. Ben bunu bütün bir evrene yayıyorum. Ve zaman değince aklıma hakikaten koskoca bir evren ve o evrenin içerisinde belki de toplu iğne başı kadar küçük olabilecek insanlar geliyor.

Mavi: Aşk           Araz: Hüzün         Kader: Alınyazısı

Bir röportajınızda “Aşk 10 saniyedir” demişsiniz. Nedeni nedir?

Aslında bunu kitabımda da uzun uzun anlattım. Çünkü ilk bakışta insanların gözlerinden aldığı elektrik, kalbinin hızlı atması, midesinde kelebekler uçuşuyormuş gibi hissetmesi hissi, eğer iki kişi devamlı o hissi birbirlerini gördüklerinde yaşarlarsa o his onları öldürür. Ama aşkın görevi budur zaten o bu duyguları 10 saniye yaşatır sonra yerini sevgiye bırakır ve gider.

En sevdiğiniz şiiriniz hangisidir? Neden?

Şiirler şairlerin çocukları gibidir. Anne-baba nasıl bir çocuğunu diğerinden ayıramıyorsa şiirlerimde benim için öyle hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Onların hepsi benim çocuklarım, yaşamım, geçmişim daha doğrusu aslında onların hepsi ben.

Genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Genç şairlerin şairlik yolunda attıkları adımlar gün geçtikçe aslında daha da zorlaşıyor. Çünkü çok fazla şiir yazan var. Çok fazla şair olduğunu iddia eden var. Gençler arasında şiirin giderek seviliyor olması benim için umut verici ama aynı zamanda yazdıkları ürünlere bakınca bazılarının şiirde çok zayıf olduğu ama kendilerine şair demekten de geri kalmadığını görüyorum. Bu yanlışa düşmesinler şiir yazmaktan ziyade şiir okumaktır önemli olan. Ben genç şairlere yazmaktan önce okumayı tavsiye ediyorum. Bir müddet kâğıdı kalemi bir kenara bıraksınlar ve okusunlar. İnanın bu ülkede şiir yazdığını iddia eden insanlar, sadece onlar şiir kitabı okuyabilseydi. Şiir kitapları bu ülkede en çok satanların zirvesinde olurdu.

                                                                                                BİLGE NUR KENET