Mesajlar Etiketlendi ‘İstanbul’

“Balat’ta bir kütüphane ağzına kadar eski kitap dolu. Yetkili birisi kağnı arabası kiralıyor. Diyor ki bunları boşalt, Haliç’e at. O kitapları adam yüklüyor arabasına götürüyor Haliç’e atıyor. Bir seferinde de bunu Avusturya sefiri görüyor. Diyor ki bu kitapları satar mısın? 15 liraya bir araba kitabı alıyor sefir götürüyor. Bu kitapların içinden ne çıkıyor biliyor musunuz? Dünyada tek nüshası olan İbn-i Sina’nın kendi eliyle yazdığı eser El-Kanun fi’t-Tıb. Bugün o kitap Viyana müzesindedir. Profesör, “Biz eczacılık fakültesi olarak, Türk devleti olarak bir kopyasını istedik vermediler” diyor. Niye versinler ki iyi etmişler. Sen malına sahip çıkma… Bir zamanlar böyle, çocukluğumda yaşadım. Evinizde bir Arapça Kur’an ya da Arapça kitap oldu mu suç olarak alıp götürüyorlardı sizi. Kimi gömdü, kimi denize attı korkudan. Büyük bir hazinemiz telef oldu.

Reklamlar

STANBUL HANIMEFENDİSİ / OSMAN HAMDİ BEY

Osman Hamdi, yakın çevresini resimlemeyi tercih eden bir sanatçı. Son Osmanlı Sadrazamı İbrahim Ethem Paşa’nın oğlu olan Osman Hamdi’nin çizdiği bu resimdeki kadının da kim olduğu tam olarak bilinmemekle beraber, Osmanlı Hanedanı’ndan biri olduğu tahmin ediliyor. Bazı çevrelere göre bu kadın, Fransız modasının Osmanlı’daki yansımasını göstermek için resmedildi. İstanbul Hanımefendisi, oryantalist resmin çok başarılı bir örneği. Osman Hamdi tabloda, Batılı ressamlardan farklı şekilde, Doğu’da yetişmiş biri olarak kendi toplumuna bakıyor. Türk resim sanatında, tam boy olarak bir insanın resmedilmesinin de ilk denemelerinden biri olması, tablonun önemini artırıyor. Boya ve ışık olarak son derece dengeli bir resim.
8 MİLYON YTL

KAPLUMBAĞA TERBİYECİSİ / OSMAN HAMDİ BEY

Bir rivayete göre Osman Hamdi’nin burada resmettiği kişi, içinde bulunduğu yapının penceresinden dışarıda yapılan bir idamı seyrediyor. Gerçekteyse resimde görünen Kaplumbağa Terbiyecisi, bizzat Osman Hamdi’nin kendisi. Osman Hamdi, bir üslubun peşinde (Oryantalizm) koşan ilk ressamlarımızdan biriydi. Bu nedenle tüm resimleri önemli. Tablonun tekniği mükemmel olarak niteleniyor. Osman Hamdi, kaplumbağaların dizilişinden tutun pek çok detayı defalarca çizerek bu tablo için ciddi bir ön hazırlık yaptı.
5 MİLYON YTL

 

 

NARLAR VE AYVALAR / ŞEKER AHMET PAŞA

Şeker Ahmet Paşa, Paris’teki dünyaca ünlü Louvre Müzesi’ne hayattayken eseri kabul edilen ilk Türk ressamı. Bu nedenle neredeyse tüm resimleri önemli. Geometrik açıdan sepetteki ayva ve narların dizilişi ve birbirleriyle oluşturduğu kompozisyon, resmin en dikkat çekici özelliği. Narlar ve Ayvalar adlı natürmotun bir diğer özelliğiyse, ışığın ve renklerin birbiriyle oluşturduğu uyum ve resmin gerçekçi duruşu. Şeker Ahmet Paşa ile ilgili bir not daha: Osman Hamdi’nin hocası Jean Leon Gerome kendisine üstat (mon maitre) diye hitap ederdi ve Fransa Devlet Nişanı (Legion d’honneur) ile onurlandırılmıştı.
1.3 MİLYON YTL

RÜSTEM PAŞA CAMİİ / OSMAN HAMDİ BEY

Osman Hamdi, Osmanlı’daki ilk güzel sanatlar akademisini açtığı için önemli bir ressam. Resim sanatının Osmanlı’da resmi olarak başlamasını sağladı ve resimle ilgilenen sanatçılar bu dönemden sonra mesleğe kavuştu. İlk arkeoloji müzesini açan da oydu. Osman Hamdi’nin tarihsel kimliğinin önemi, resimlerini de değerli kılıyor. Osman Hamdi birçok eserinde olduğu gibi bu eserinde de yine kendisini resmetmiş. Resimde, arkada görünen kapı açık ve belli belirsiz içeriyi görüyoruz. Sanatçı burada dış mekânı ve içeriyi aynı anda okuyor. İçerinin tamamı görünmüyor çünkü sanatçı, mekânın içindeki manzarayı izleyicinin hayal gücüne bırakıyor. Osman Hamdi, bu resminde oryantalizmin kurallarını yıkmaya ve daha doğal bir ortam yaratmaya çalıştığı için tablo son derece değerli.
850 BİN YTL

 

 

HALİÇ / NACİ KALMUKOĞLU

Naci Kalmukoğlu, Rus empresyonizminin izini süren bir ressam. Eğitimini Rusya’da tamamladıktan sonra nüler ve portreler yaptı. Manzara çalışmalarının sayısıysa oldukça az. Eserin değerli olmasının bir nedeni de bu… Kalmukoğlu, manzara resimlerini bir nevi gezi notları olarak çiziyor, beğendiği yerleri kendi yorumuyla tarihe not düşüyor. Kalmukoğlu’nun bu resminde fırça vuruşları ve ışık değerlerini dağıtması çekici. Bu resim, eski Halil Bezmen koleksiyonunda bir başyapıt olarak bilinirdi.

650 BİN YTL

ÜSKÜDAR / İBRAHİM ÇALLI

İbrahim Çallı’nın bugüne kadar satışa sunulan en önemli eserlerinden biri. Resmin önemi, ressamın paletindeki tüm renkleri ustalıkla kullanmasından geliyor. Resme baktığınızda kendinizi Çallı ile beraber Üsküdar’da, o yıllarda dolaşır gibi hissedersiniz. Çok iyi bir teknikle yapılan resim son derece doğal ve samimi.
600 BİN YTL

 

 

SOKAK MANZARASI / NAZMİ ZİYA GÜRAN

Resimleri ve çalışma tarzı ile empresyonizmi en üst seviyede temsil eden ressamlarımızdan Nazmi Ziya’nın bu eseri başyapıtları arasında gösteriliyor. Sanatçının toplam eser sayısının 500’ü geçmediği biliniyor. Bu nedenle eserleri, sanat camiasında yoğun ilgi görüyor. Sanatçı, tipik tarzı olan değişken ışık anlayışını bu resmine de aktarmış.
560 BİN YTL

 

 

ADADA GEZİNTİYE ÇIKAN KADINLAR / İBRAHİM ÇALLI

Çallı, bu resminde Cumhuriyet’in ve kadınların değişimini bizlere aktarıyor. Tablonun enteresan yanıysa 60 yıl boyunca bir köşkte, kimse tarafından bilinmeden saklı kalması. Çok sayıda resim üreten Çallı, yapıtlarının birçoğunu çevresindeki insanlara armağan ederdi. Bu nedenle İbrahim Çallı’nın halen gün ışığına çıkmamış çok sayıda eserinin bulunduğu tahmin ediliyor.
505 BİN YTL

 

GÖL KENARI / HOCA ALİ RIZA

Hoca Ali Rıza, yıllarca Avrupa’yı görmeden, askeri okulda öğretmenlik yaparak öğrencileri için baskılar üreten bir ressam. Eserlerini, öğrencilerine göstermek ve onlara resim öğretmek için yapıyor. Sanatçı, geleneksel resimlerine Batılı bir tarz katıyor ve bu resmin önemi de buradan geliyor. Empresyonizmi görmemiş, Avrupa’ya gitmemiş Hoca Ali Rıza’nın bu resmindeki ışık değerleri, resim uzmanlarını da şaşırtıyor.
500 BİN YTL

 

KİRAZLAR / SÜLEYMAN SEYYİT BEY

Süleyman Seyyit Bey’in bu natürmortunda kurduğu kompozisyon değerleri, sanat çevrelerinin takdirini topluyor. Sanatçı, bu eserinde kirazları muhteşem bir geometrik kurguda resmetmiş. Ressamın bu tablodaki tekniği de başarılı. Eserde, çok ince bir boya tekniği kullanılmış ve ışıklı renkler tercih edilmiş. Renklerin birbiriyle kurduğu açık-koyu ilişkisi, tablonun bir diğer dikkat çekici özelliği.
487 BİN YTL

 

Kaynak: Milliyet

Tarihe mâl olmuş bir bilmece geçmişten bugüne şöyle seslenir:

Ol nedir kim bir güzel esmer civân
Râhat-ı rûh u hayât-efzâ-yı cân
Anın için meyleyip erbâb-ı dil
Iyş u nûş  eyler anınla her zaman

Ruhun rahatı, ömre ömür katan ve bundan dolayı gönül ehlinin her daim ona meylettiği esmer güzeli kimdir diye sorduğumuzda elbette kahve diyeceğiz. Nitekim bu olayın tiryakileri de bilirler ki, rengiyle ve şekliyle güzel olduğu gibi kokusu ile de ayrı bir cazibeye sahiptir kahve. Biz bu yazımızda tahmin edilenin aksine kahvenin genel tarihini değil, tarihimizde kahve için söylenen bir şiiri sizlerle paylaşacağız.

Şu kadarını söylemek gerekirse Türk milleti bu kara kuru nesne ile tam manasıyla 16. asırda tanışmış bulundu. Kesin bir tarih hakkında kronikler ittifak etmiyorsa da, eğer bir sene tayin etmek gerekirse bunun 1500’lü yılların ortası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Osmanlı halkı Yemen bölgesinden ithal olan bu siyah tohumu önce uzaktan seyretti, seyretti; fakat bir müddet sonra ona öyle ısındı ki, hakkında münakaşalara, ihtilaflara ve hatta kavgalara bile tutuştular. Bunun sebebi açıktı…

El-cevab: ?

Kahve AşkıBu lezzetli, hoş kokulu –tabi kimine göre de acı ve tatsız- olan içeceğin acaba dinî çerçeveden bakıldığında içilmesi münasip miydi? Çünkü daha önceki yüzyıllarda İslam diyarında buna benzer bir şey ne görülmüş ne de içilmişti! Derhal âlimlere, müftülere ve hatta şeyhülislamlara müracaat edilmiş ve kahve için nasıl bir hüküm verileceği merakla beklenmeye başlanmıştı. Netice olumluydu ve “el-cevab: Caizdür” fetvası söz konusu tedirginliği giderip tiryakilerin gönlüne su serpti.

Bu saatten sonra bir müddet sükûnet sağlandı ise de daha sonra kahve aleyhtarı olanlar durumu abartarak yeniden ortalığı velveleye verdiler. O kadar ki, mesele dönemin Şeyhülislamı Bostanzade Mehmed Efendi’ye kadar çıktı. Zamanın şairlerinden bir tanesi bu fetva istenen konuyu şiire büründürerek, büyük âlime 24 mısralık bir manzume sundu. Tabi hazret bundan geri kalır mı…

O da 104 mısradan oluşan bir cevap hazırladı ki, kahve içilmesinin dinen hiçbir mahzuru olmadığını şiirsel bir dille ispatladı. Eğer kısmet olursa bir başka yazıda bu suali ve cevabı ele almaya çalışalım, şimdilik konumuzu fazla dağıtmayalım.

Kahvehaneler

Daha sonra İstanbul’ un muhtelif semtlerinde meclisler kurulmaya başlandı ve haşmet-meab kahve huzurunda ilmi ve edebî topluluklar teşekkül etti. Binaenaleyh bu noktada söz konusu meclisleri zamanımızdaki vakit öldürülen, beyhude nefes tüketilen kahvehaneler ile karıştırmayalım. Nitekim o dönemde kahvenin birleştirici unsurundan istifade edilerek, bu mekanlarda ilim ehli yahut ilme hasret kişiler toplanır, kimi zaman kitaplar okunur, kimi zaman da edebi münazaralar tertip edilirdi. Kahve eşliğinde sohbetler husule gelir, haller gönüller sorulur ve bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırı bizzatihi müşahede edilirdi.

Uzatma Kahve!

Sözü fazla uzatmadan yukarıda okuyucularımıza vaad ettiğimiz şiiri arz edelim. Bu şiir bir halk şairinin dilindendir. Yazarı Âşık Zülalî’dir ve 19. yüzyılda yaşamıştır. Dönemine göre dili gayet anlaşılır olduğundan herhangi bir izahata da mahal bırakmamaktadır. Şiirden anlıyoruz ki Âşık Zülali de bir kahve mübtelasıdır ve hatta bundan öte ismi gibi bir kahve âşığıdır:

Hayat suyu musun ey sâdık vefâ?
Gel yetiş derdime, naz etme kahve!
Hazm eder, verirsin mideye safâ
Meziyetin çoktur, uzatma kahve!

Yemen’den gelirsin yolların uzun
Her nere gidersen karadır yüzün
Gâhi tatlı, gâhi acıdır özün
Bu hâlin kimseye belletme kahve!

Kendin siyah amma fincanların kar!
Kimseye yok, sana olan itibar
Aman! Eksik olma kıyamet kopar!
Sakın tiryakiyi incitme kahve!

Şekerle pişince sever Zülali
Nezaketle uzar dost yâran eli
Buyursunlar, yağar yağmur misâli
Sen de mağrur olup, naz etme kahve!

Efendim, son olarak kahve ile tütünün birbirinden ayıramayanlar için eskilerin bir sözünü de söyleyelim, tâ ki “kahve-tütün” müptelaları daha sonra “Niçin muhteşem ikilinin arasına ayrılık sokup, onları beraber anmadın!” deyip şikayette bulunmasınlar.

Bunun misli gibi bir başka benzetme yoluna gidilerek çay için de benzer deyişler söylenmişse de şu an itibariyle başına tâcını kondurduğumuz esmer güzelini incitmeyelim ve iyisi mi bir fincan kahve ile nâz u niyâzı ber-taraf edelim!

Kaynak

Girdiğim sayısız sınıfta öğrencilerin İstanbul bilgisi, müze ziyaretleri hakkında sorular sorarım, maalesef sonuç çok üzücüdür. Gençlerin belirli hatlarda dolaştıkları, İstanbul’u merak etmedikleri, maziye ve hale dönük meraklarının teşekkül ettirilmediği görülür. Çoğu en büyük müzelere bir kere veya hiç kere gitmiştir. Şehirdeki referans (demir alma) noktaları büyük alışveriş merkezleridir.

Bu gerçekten hareketle Kültür ve Turizm Bakanlığı “Şehir ve Kültür: İstanbul” başlığı ile bir kitap yayınladıİstanbul üzerine çok yazan, mutfağından edebiyatına bu konularla meşgul olan 10 yazarın makalelerinden oluşuyor. İçlerinde bu fakirin de bir makalesi var. Zannedersem öğrenciler için yararlı olabilecek.Her dalda eğitim gören öğrenciler için ortak bir İstanbul dersine Bahçeşehir Üniversitesi’nde başlandı. Şimdi İstanbul’daki devlet ve vakıf üniversitelerine bu dersin konması amaçlanıyor, başarılırsa doğru bir yaklaşım olacak. Diğer taraftan İstanbul’da mübadele programı ile gelen yabancı öğrenciler var, bunların sayısı her yıl 1000’i aşan miktardadır. Onlara da hitap eden İngilizce bir İstanbul dersi kitabı düşünülüyor.

Unutmayalım ki, bu şehirde yaşayanların önemli bir kısmı bu şehri tanımamak bir yana, onu sevmiyor dahi… Ve eğitim gören gençliği de sevdikleri bu şehri bilmemekte direniyor. Onu derslerle öğretmek tek çare olacak; bu nedenle kitabın ikinci baskısının plan ve krokilerle zenginleştirilmesini temenni etmek gerekir. İstanbul’da okuyanlar bu şehri bilmez. Mesela İTÜ talebesi beş yıl okuduğu Gümüşsuyu, Maçka’dan suriçi İstanbul’a adım atmaz. Edebiyat fakülteliler Üsküdar’ı gezmez, Beyoğlu’nun ana caddesini bilse de yan sokaklardaki engin tarihi merak dahi etmez.

Bu zihniyetle İstanbul’a sahip çıkmak mümkün değildir. Onu evvela zihnimize nakşetmeliyiz. Bu bakımdan kitabın yazım ve basımı faydalı olacak ümidindeyim.

İlber Ortaylı
(Milliyet gazetesi)

 

Yayınlandı: Ağustos 12, 2013 / GEZİYORUM
Etiketler:, , ,

Ah, eski İstanbul! İçten içe kaynaşan hayatıyla, durmadan çarpışan ihtiraslarıyla, kin ve sevgileriyle, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmağa, parçalanmağa hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü hâlde istediği gün, sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahlûk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkan, devirip altüst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir.

Ahmet Hamdi Tanpınar
(Mahur Beste)