1.jpg“Sömürünün tanımlanması zorlaşmıştır, demiştim. Nüfus sorununu kentleşme eleştirisini bertaraf etmek için gündeme almak nereye kadar çözüm üretecek? Batı’da üretilen bilgi, “buluş“lar, Batı dışı halklar için hem pahalı hem de kültür dayatmacı bir ırkçılıktan besleniyor. İnsanlık 7 milyar nüfusa erişti ve sürekli artma terendi içinde bulunuyor. Batı buluşları bu nüfusun ihtiyaçlarını tekno-endüstriyel paradigması ile karşılamaya muktedir değil. Hızlı ulaşım için icat edilen otomobiller halen kentin bazı bölgelerinde karayollarından daha fazla mekân kaplıyor. 250 km. hız yapabilecek araçların saatte 10 km hızla seyrettiği trafik kentleri tehdit ediyor. Mimarların kullandığı beton tabiatın su kaynaklarını tüketme pahasına üretiliyor. Kent tabiata karşı yürütülen bir terörist saldırının aracıdır. Yaşadığımız kentte (İstanbul-Ankara diyelim) güvercin, serçe, saksağan, fare, sinek, kedi, köpek, martı dışında canlı bırakmadık. Dünya su krizinde iken mevcut suyu otomobilleri yıkamak için kullanıyoruz. Asfalt-beton malzeme ile toprağı katranlıyor, toprak canlılığını öldürüyoruz. Mimarlar mesken değil “hücre” üretiyor. Le Corbusier diyor ki, “Hücreler (konutlar) yirmi, kırk, altmış kat üzerinde dengelenecek.” (*)Le Corbusier, “Büyük kent, her şeyi komuta eder; barışı, savaşı, çalışmayı. Büyük kentler, dünyanın yapıtının üretildiği tinsel atölyelerdir“; “Büyük kent kapan, otomobiller tavşanlardır. Sonunda tavşanların hepsi sıkışacak” da demiştir. İnsanlık kentler üzerinden kapitalizme ayartılmaktadır.

Ömer YılmazLütfi Bergen ile modern kent-kapitalizm ilişkisini ve “kalkınma ideolojisinin” mekansal yansımalarını konuşmuş. Söyleşinin tamamı şuradan okunabilir.

Reklamlar

IMG_3467TRT’nin kıymetli spikerleri Erdoğan Arıkan ( Spor Spikeri) ve Fulin Arıkan (Haber Spikeri) ile mesleğe dair anıların ve bilgilerin paylaşıldığı bol gülümsemeli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 Söyleşi: Bilge Nur Kenet

 

Erdoğan Arıkan kimdir? Nerede doğdu? Mesleğe nasıl başladı?

 

Adapazarı’nda doğdum. İlkokulu Adapazarı’nda bitirdim. Sonra Gölcük’e taşındık. Liseyi orada okudum. O zaman Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlıydı. Kocaeli Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümünü bitirdim. Ondan sonrada iş hayatına atıldım. O zamanlar pazarlama işi yapıyordum. TRT sınav duyurularını gördüm. Arkadaşlardan biri “Senin sesinde fena değil buraya başvursana” dedi. Bende “Yok oğlum ya bize mi kaldı” dedim. İstanbul’da bir gün TRT sınavlarına başvurdum ve girdim. Orada başladı TRT hayatım. İlk tayinim Diyarbakır radyosuna çıktı. 3 sene sonra spor spikerliği sınavına girdim. Ankara’ya geldim ve hala daha buradayım.

Siz mesleğe nasıl başladınız Fulin Hanım?

Benim ilkokul öğretmenim Türkçemi çok beğeniyordu. İlk önce onlar yönlendirmişlerdi. İlerde Ankara, İzmir, İstanbul gibi bir yerde olursan muhakkak sınavlarına gir diyorlardı. Ben okurken TRT sınav açınca tarih öğretmenimin söyledikleri aklıma geldi ve sınava girdim. 3 sınava çağırdılar. 3 sınavı da kazandım ve kurs hikâyem başladı. Erdoğan ve ben aynı dönemdeyiz. Hatta o kurs dönemlerinden tanışıyoruz.

Erdoğan Bey, neden spor spikerliğini tercih ettiniz? Farklı alanlarda da çalışma deneyiminiz oldu mu?

Pazarlama sektöründe çalıştım satış elemanı olarak. Spor spikerliği benim çocukluğumdan gelen bir şeydi. Radyo spikerliği de yaptım. Benim çocukluğumda radyodan maç anlatmak ve dinlemek çok önemli bir şeydi. Türkiye’de bugünkü lig TV ne ise maçların anlatıldığı haberin alınabileceği tek kaynaktı TRT radyoları. Çünkü televizyondan yayın yoktu. Çocukluğumda her hafta sonu maç dinlerdim. Ve hep şöyle düşünürdüm. Ya adamlara bak hem en güzel yerden maçı seyrediyorlar hem de para kazanıyorlar. O zamanlar bir hayaldi ama spora ilgiliydim. Babam beni sürekli maçlara götürürdü.

Futbol da oynadım. Sonra bir zaman geliyor, hepiniz bu dönüşümü göreceksiniz. Artık hayat sizden para kazanmanızı istiyor. Yani anne ve babandan para istemek zorlaşıyor. İşte o aşamaya geldiğin zaman bir daha hayaller, hedefler falan zorlaşıyor. O yüzden öncelikle boya pazarlamada çalışmaya başladım. 4 sene orada çalıştım. Sonra TRT sınavlarına girdim. Benim girdiğim ilk sınav İstanbul Radyosundaydı. Bir yazı verdiler elime ben okumaya başladım ve çok heyecanlandım. Nefes alamayacak duruma geldim. Spiker beni durdurdu. Çok heyecanlandın öleceksin dedi. Ben de biraz rahatlamak için arkama yaslandım ve “Bu kadar heyecanlanacağımı tahmin etmemiştim. İnsan ister istemez heyecanlanıyormuş” dedim. Mikrofon açıkmış ve jüri içeriden beni dinliyormuş. Stüdyoda bir ses yankılandı. “Kardeşim işte bu sesle konuş. Biz senin bu sesini istiyoruz” dediler. Böylece bir sonraki aşamaya geçebildim. Yoksa diksiyonum falan hiç iyi değildi. Mesela Fulin Arıkan ile aynı dönemiz. Onlar Allah tarafından spiker olarak gönderilmişler. Zaten onları kurstayken dinlediğim zaman moralim bozuluyordu. Kafamda hep spor spikerliği vardı. Fulin hanım ile girdiğimiz dönemde spor spikeri alınmıştı. Biz radyo spikeri olduk ve radyolara gönderildik. 3 sene sonra spor spikerliği sınavı açıldı ve ben o sınava girerek spor spikerliğine geçtim.

Fulin Arıkan: Yok canım. Ananem benim ilkokul öğretmeniydi ve çok ilgilenirdi. Büyükbabam İstanbulluydu ve yanlış söylediğim zaman sürekli düzeltirdi. Ailen, yetiştiğin ortam bu yüzden çok önemli. Çevren bu konuda duyarlıysa sen zaten kendiliğinden diksiyonun güzel olarak büyüyorsun.

Erdoğan Arıkan: Doğru bir sesle doğmak ve doğru bir bölgede yetişmek önemlidir.

Fulin Arıkan: Erdoğan, ama sen boya pazarlamada da çok başarılı olmuşsundur ve kalsaydın olmaya da devam ederdin.

Erdoğan Arıkan: Olabilirdi tabi. Belki o sektörden çok fazla para kazanabilirdim. Hakikaten öyle bir gidişim vardı. (gülüşmeler)

Spikerlik veya diksiyon eğitimi aldınız mı?

Erdoğan Arıkan: TRT’ye girdikten sonra aldım. Diksiyonun kelime anlamını bilmiyordum, TRT’ye girmeden önce. Ama TRT’ye girdikten sonra TRT sizi baştan formatlıyor. Tam anlamıyla bir eğitimden geçiyorsunuz. Diksiyonun ne kadar iyi olursa olsun o eğitimi almak zorundasın.

Fulin Arıkan: Ben Hukuk Fakültesinin son senesinde okuyorken sanırım belediye açmıştı kursu. Semih Sergen veriyordu devlet tiyatrosu sanatçılarından. Tam olarak tamamlayamadım hatta sertifikamı alamadım ama bir süre devam ettim. Semih hocadan bir şeyler öğrendim. Ama asıl TRT’nin kursunda çok şey öğrendim. Erdoğan, hazır geldiler diye iltifat ediyor tabi ama öyle değil.

Erdoğan Arıkan: Hayır öyle ama. 10 tane yedek alınıyordu. Ben yedeklerdeydim. Fulin hanım seçilenler arasında ilk 5 de idi bizim kursumuzda.

TRT hayatınız boyunca birlikte çalıştınız. Birlikte bir anınız var mı?

 

Fulin Arıkan: 2008 yılıydı. Türkiye Avrupa şampiyonasında yarı finalde Almanya ile karşılaşacağı maç öncesi bütün spor kanalları ana haber bültenlerini maçın oynanacağı İsviçre’nin bir kentine taşıdılar. Biz de ana haber bülteni ile oraya gittik. Yarı final akşamı biz yayınımızı yaptık sonra stada girdik. Stat da maç seyrediyoruz. Erdoğan Arıkan’da o maçta görevli spor spikerlerinden birisi. Ama o gün maçı anlatan Erdoğan değil. Erdoğan ile biz yan yana oturduk. Genelde benim statta maç izleme alışkanlığım olmadığı için statta maç seyretmek anormal zormuş. Çünkü uzaktan futbolcuyu tanıyamıyorsun. Pozisyonu anlamıyorsun. Hatta pozisyon tekrarı bekliyorsun. Herkes penaltı diyor ama sen onu görmemiş oluyorsun. Dolayısıyla maç çok önemli, ben çok heyecanlıyım ama anlayamıyorum. Erdoğan o zaman 90 dakika boyunca bana özel yayın yapmıştı. Herhalde böyle bir lüksü kimse yaşamamıştır. (gülüşmeler)

Erdoğan Arıkan: O zaman bende bir anımızı anlatayım. Diyarbakır radyosunda çalışıyoruz. Saat başı radyodan haber okuyoruz.  O günde nöbetçi benim. Bende o kadar iddialıyım ki beni haber okurken güldüremezsiniz dedim. O zaman daha çocuğuz tabi 20-25 yaşındayız. Birbirimizle iddialaşarak yayına giriyoruz. Ben Fulin’e 3 kere teklersin diyorum o hayır 2 kere diyor ve iddiaya giriyoruz. İki kereden az teklerse o kazanmış oluyor. Biz böyle iddialaşırken ben yayına girdim ve haberi okumaya başladım. “İyi günler sayın dinleyiciler saat: 09.00. Sabah haberlerini sunuyoruz…” falan ben okumaya başladım ve çokta rahat okuyorum. Fulin şaklabanlıklar yapıyor yanımda. Ben aldırmıyorum fakat haberin sonuna doğru Fulin abartmaya başladı. Beni güldürecek ya, aslında beni güldürse felaket olur. Genç olduğumuz için işin sonunu düşünmüyoruz. Yayında sesi açıp kapatan mikrofon ve içerisi ile konuşmaya yarayan mikrofon var. Ben Fulin’in bu hareketlerini görünce iş zıvanadan çıktı rahat hareket edememeye başladım. Fulin zaten gülmeye başladı gülmemek için burnunu sıkıyor garip garip sesler çıkıyor. Bende Fulin ile konuşmak için sesi kestiğimi zannederek döndüm ve “Sussana kızım” dedim. Ama sesi kesmemişim. Aynen bu yayına çıkmış. Biz kafamızı kaldırdığımızda bütün müdürler camın diğer tarafından bize bakıyordu. Haber dinleyenler haberin ortasında “Cumhurbaşkanı Turgut Özal bugün İstanbul’a gitti. Sussana kızım” diye bir şey duydular. Tabi soruşturma geçirdik. Sarı zarf dediğimiz bir ceza yedik. TRT’nin kuralları kesindir. Biz yıllarca Ankara’ya geldikten sonra aynı stüdyoda olduğumuz zaman hep güldük birbirimize. Aynı anda duramıyoruz stüdyoda. Fulin ana haber bültenini sunardı sonra ben sporu sunmak için gelirdim. O beni görmesin diye dışarıda beklerdim. (gülüşmeler)

TRT’nin özel kanallardan farkı nedir? Özel kanalda çalışmayı hiç düşündünüz mü?

Erdoğan Arıkan: Düşündüm. Fulin hanımda çok düşündü. Çok fazla teklifler geliyordu. TRT ile diğer kanalları karşılaştırdığım zaman benim için TRT hep ağır bastı. Bir defa özel televizyonda çalışmak istiyorsan İstanbul’a gitmelisin. Bizim Ankara’da çok rahat oturmuş bir sistemimiz var. Ankara’da TRT’de çalışıyorsan ulaşım ve hayat çok rahat. İstanbul’a geldiğin zaman bir koşturmacanın içerisine gireceksin bu kolay bir şey değil. İstanbul’a geldiğin zaman Ankara’daki standardı yakalaman çok zor. Aldığın ücretin 3 katı bir ücret alman lazım ki yine aynı şartlarda yaşayabilesin. Bu o kadar kolay değil. Hep buna değer mi değmez mi hesabı yaptık.

Futbol spikerliğinde tarafsız olmak gerekiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ya da yaşadığınız bir anınız var mı?

Erdoğan Arıkan: Objektif olmak en kolayı. Eğer yayıncılık yapıyorsan mutlaka bir felsefen, bakış açın olmalı. Eğer bu doğru bakış açısını yakalayabilirsen doğru bakarsın. Örneğin; bir doktor, mühendis vb. başarılı insanlar takım tutabilir. Ve onlar için Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş fanatiği olmak ekstra bir şey değildir. Hayatlarında sorguladıkları bir şey değildir. Ama bir gün birisi onlara gelse ve deseler ki doktor bey siz takımınız konusunda çok fanatiksiniz ama şimdi bir tercih yapın ya tuttuğunuz takım ya işiniz deseler. Para kazandığı işini tercih eder. Bize Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın ne faydası var. Ben ya spor spikerliği yapacağım ya da Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ı deliler gibi tutmaya devam edeceğim. O mikrofonun arkasına geçtiğim andan itibaren benim için tüm takımlar ölüyor. Benim için önemli olan orada mesleğimi iyi yapabilmek, düzgün bir şekilde sunumumu yapabilmek oluyor. İşinde başarılı olmuş insanlar akşam televizyonun karşısına geçip spor haberlerini dinliyorlar. Benden haber bekliyorlar. Ben de onlar gibi başarılı bir insan olarak onlara güzel vakit geçirmeleri ve güzel bir sunumla programı dinlemeleri için çaba sarf ediyorum. Bazı spikerler kale arkasındaki çapulcuları düşünerek konuşuyor. Yani nasıl düşünürseniz öyle konuşursunuz. Televizyonculuk böyledir. Doğru şeyler düşünmeye ve doğru bir çizgide hareket etmeye çalışıyorum. Ben sadece maçı anlatırken değil ben maç seyrederken de insanların neye tepki verdikleri ve neye sinirlendiklerini ölçerek dinliyorum. Mesele şu; karşı tarafı da düşünebilmek ve anlayabilmek. Beklentileri karşılayabilmek yani. Herkes yayıncı artık. O yüzden bizim bir farkımız olmalı.

Peki, Fulin Hanım sizin haber spikerliğinde olmazsa olmaz dediğiniz mesleki ölçütleriniz var mı?

Haber spikerliğinde tarafsızlık çok önemlidir. Mesela haber sunarken duygular yansıtılır ama duyguları yansıtabileceğiniz alanlar vardır. İdeolojiler, fikirler yansıtılmaz ama duygular zaman zaman yansıtılır. Bunun haricinde haberin özü tarafsızlık olmalıdır. İnsani ve genel kabul görmüş ahlaki konularda yorum yapabilirsin ama ben her zaman şunu söylüyorum spiker, bir haberi okuduktan sonra ona yorum yapacaksa söyleyecek fazladan bir şeyi olması lazım. Herkesin düşündüğünü, söylediğini söylemek yorum yapmak değildir. Ama siyasi konularda görüş bildirmek bir haber spikeri için doğru bir davranış değildir. Diğer bir önemli nokta samimiyettir. Haber spikeri asla haber spikerini oynamamalı. Kendi gibi olmalı, doğal olmalıdır. Eğer siz doğal olursanız karşı tarafa ulaşabilir ona anlatabilirsiniz. Eğer doğal olmazsanız sıradanlaşırsınız.

Spor spikerliğinin haber spikerliğinden farklı bir zorluğu var mı?

Erdoğan Arıkan: Farklı bir zorluğu var. çünkü haber spikerliğinde genellikle önceden hazır ve birilerinin kontrolünden geçmiş, özenle cümlelerin kurulduğu bir haber bülteni vardır. Promterdan yazılar geçer ve siz okursunuz. Spor spikerliğinde hem bu anlattıklarımı yaparsınız hem de canlı maçı anlatırsınız. Asıl spor spikerliği de odur zaten olan bir şeyi sizin yorumlamanız, doğaçlama yapmanız o kadar kolay değil.

Değişen teknoloji ile birlikte geçmiş gazetecilik, spikerlik ile günümüzdeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan Arıkan: Biz şunun farkına vardık. Dünya tarihinin bence en keskin dönüşlerinin yaşandığı dönemin insanlarıyız. Bilgisayarın bulunması dünyanın teknolojisine müdahale etmiştir. İnternetin bulunması, medyanın değişimi o kadar keskin hatlar var ki bunu birkaç cümle ile anlatamazsın. Bir defa değişen insan var.

Twitter muhabirleri ve sosyal medya muhabirleri çıktı. Siz ne düşünüyorsunuz bu durum hakkında?

Erdoğan Arıkan: Eskiden böyle bir şey yoktu. Rutin bir hayatımız vardı. 10 sene önce tek kapılı buzdolabı benim evimde olduğu gibi bir başkasının da evinde vardı. Sonra dünya birden değişti. İnternet, bilgisayar denen şey geldi. Hayatın formatı değişti ve biz bu değişimi yaşadık. Siz belki bu değişimi fark etmeyebilirsiniz Gözünüzü açtığınızda internet vardı. Ben TRT sporda ilk göreve başladığımda iki ajanstan gelen teleks, haber kaynağıydı. Başka bir haber kaynağınız yoktu. Avrupa’dan haber alamıyordunuz. İnternet diye bir şey yoktu. O habercilik çok durağan ve ağır bir habercilikti. Çok fazla sorumluluğun da yoktu. Olanı verirsin biterdi. Şimdi çok değişik kaynaklardan haber akışı var ve çok dinamik bir ortam var. Bu dinamik ortamın gerekliliklerini yapmak zorunlu. Her şey çok hızlandı. Düşüncenin de buna bağlı olarak hızlanması lazım. Özellikle teknolojik gelişmeler haberciliğe inanılmaz bir hız kattı.

Teknolojideki gelişmeler muhabirliği yok eder mi?

Fulin Arıkan: Yok etmez. Ben her zaman şuna inanırım. Makine insanın yerine geçemez. Duygu yok, bakış açısı yok. Artık muhabirlerin fark yaratması bakış açısı katması lazım. Hızdan ötürü bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama aynı zamanda da bilgi kirliliği var. Muhabirin çok uyanık olması lazım, haber kaynaklarından emin olması lazım, teyit çok önemli. Bir bilgiyi bir yerden alıp direkt servise koyamazsınız. Birçok teyit aşaması var onları gerçekleştirmek lazım. Muhabir çok önemli bence. Muhabir her zaman muhabirdir.

Spor spikerliğini meslek olarak düşünen öğrencilere tavsiyeleriniz nedir?

Erdoğan Arıkan: Spor dünyasını ve maçları takip etsinler. Şunu söyleyeyim akılları ile hareket etsinler. Görünenin arkasını görmeye çalışsınlar derinini görmeye çalışsınlar. Bunu yapabilenler fark yaratıyor hayatta. Özellikle bunu spor dünyasında yapabilmek çok önemli. Bir spor haberi yaptığınız zaman bunun nereye gittiğini ve kimlere hitap edeceğini görmeleri gerekiyor. Ona göre cümlelerini, hedeflerini belirlemeleri gerekiyor. Bunun içinde akıllı düşünmeye ihtiyaçları var. Gençlere şunu söylemeliyim. Farkında değiliz ama özellikle hayatımızla ilgili en önemli kararları 20’li yaşlarda veriyoruz. 20 yaşında işinizi seçiyorsunuz. 25 yaşında eşinizi seçiyorsunuz. Ondan sonra hayat şekillenmeye başlıyor ve o hayatın içerisinde hep küçük küçük kararlar veriyoruz. Aslında o kararlar size büyükmüş gibi geliyor ama dönüp baktığımızda ben en büyük kararı 20 ve 25 yaşında verdiğimiz görüyorum. Bunu şimdiden bu yaşta görmek önemli. Ben o yaşlarda bunu görememişim. Yanlış karar mı vermişim hayır. Ben şimdiki gençlere bakıyorum hayata bir şey olabilmem için mutlaka bir tanıdığa ihtiyacım var gözüyle bakıyorlar. Hâlbuki bir şey olabilmen için iyi bir insan olmaya, donanımlı bir insan olmaya ihtiyacın var. Hayatın gerekliliklerini karşılayabilecek bir insan olmaya ihtiyacın var. Torpilin olsun veya olmasın. Bunlar sende varsa ve üzerine bir torpilin varsa evet bir yerlere gelebilirsin. Eğer hiçbir şey değilsen ve birilerinin itmesiyle yürüyorsan bir yerden sonra patlayıp gidiyorsun. Öncelikle iyi bir donanım ve hedeflere kitlenmek önemli. Zaten ondan sonra patlayıp gidiyorsun. Bana gençler soruyorlar şimdi TRT’ye girmek için torpil gerekli mi? Bende diyorum ki onlara, peki sen TRT’ye girmek istiyorsun. Şu anda gelsen ve TRT’de jürinin karşısına otursan TRT’nin istediği özellikler sende bulunuyor mu? Bunu düşünmeden önce torpil bulmalıyım diye düşünüyorlar. Hâlbuki ben olsam torpil aramak yerine önce kendimdeki eksikleri geliştirmeye çalışırım. Bir dil daha öğrenirim birkaç dergi daha okumaya çalışırım.

Fulin Arıkan: Artık konuşan haber spikeri aranıyor. Biz başladığımız zamanlar olayı anlatan ve sürekli haber aktaran konumda değildik. Onu güzel okumak, tonlamalara dikkat etmek önemliydi. Şimdi konuşmak çok önemli. Bizim Türk eğitim sistemindeki açığımız da bu. Biz konuşma özürlü bireyler olarak yetişiyoruz. Anlatıma dayalı olmayan bir eğitim sistemimiz var. Sürekli bir kutucuk işaretleyerek öğreniyoruz. Kendini ifade ederken bir şeyleri anlatırken sıkıntı yaşıyoruz. Doğaçlama yapamayan bireyler olarak yetişiyoruz. Yani kendiliğinden güzel konuşma, rahat konuşma, güzel ifade tekniği yok. Bence spiker olmak isteyen kişi en çok bunun üzerinde dursun. Sadece iyi okuması sesinin iyi olması yeterli değil. Bizde güzel konuşma ve yazma dersleri vardır ilkokulda sadece el yazısıyla yazı yazmayı öğretiyorlar. Güzel konuşma farklı bir şeydir. Bunun içinde hem çok okumak önemli hem de kelime haznesinin gelişmesi önemli. Hem de uzun konuşma provalarıyla kişinin kendini uzun konuşmaya hazırlaması gerekli. Bence önemli olan şeylerden bir tanesi bu.

april-fools-daySoru: 1 Nisan Şakası’nın gerçek çıkış sebebini bildirirseniz sevinirim. Kimileri Endülüs’ün bu tarihte düştüğünü, Haçlı Ordusu komutanının sözünden caymasının o güne rastlamasıyla ilgili olduğunu söylüyorlar.

Cevap: Bunu Endülüs’ün düşmesiyle alakası yoktur. Son kale Gırnata’nın düşüşü 2 Ocak 1492’dir. 1 Nisan, esasında Batı’daki bir takvim değişikliği sırasında yaşanan şaşkınlığın ürünüdür. Takvim reformuyla yılbaşı 1 Ocak’a alındığı halde onu hala 1 Nisan’da zanneden aymazlara karşı yapılan şakalardır. İngilizce’de Nisan Aptallarının Günü (April Fools’ Day) şeklinde geçmesinin sebebi budur.

Mustafa Armağan

Kendisini 15 Mart 2030 da saat 10.27 de savaşları durdurmaya adamış, “Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım”, “Adam Dediğin Benim Gibi Olur” , “İflas Etmenin Yolları” , “Dünyanın En Akıllı İnsanından Masallar” , “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” , “Yerim Seni ÖSS” , “Sen Şimdi Gidecen Ya Cehennem’in Dibine Git”, “Sadece Başbakan Okusun”, “Azrail’in Secde Ettiği Adam” , “Parayı Bulduğum An Alayını” , “Kashna Felsefesi” gibi kitapların yazarı. Dünyanın en akıllı adamı olduğunu notere tasdik ettiren Erdal Demirkıran, özgeçmişini silmiş, öz geleceğini ise seminerlerle paylaşıyor. Demirkıran“Daima en iyi ol! Anıların bile ürkütsün insanları. Geldiğin gibi gitme. Geçip giderken, tozu dumana kat. Hayatını anlatılanlarla değil, bildiklerinle yaşa. Bir şeyi yaparken en iyisini yap. Cehennemde bile en iyi sen yan!” diyor. Hayatı ve kendisini çok seven Demirkıran kendisini filozof olarak tanımlıyor. Aynı zamanda kolej, dershane, şirket gibi kuruluşlarda dahi yetiştiriyorResim

Erdal Demirkıran kimdir? Neden dünyanın en akıllı insanı unvanını aldı?

 Çok içine kapanık, elleri cebinde, başı önünde dolaşan bir üniversiteliydim. 18 Haziran 1993 günü, derste arkadaşlarla otururken hocanın sorduğu bir soruya yanıt verdim ve rezil oldum. Odama kapanıp yazmaya başladım. Pasif olmaktan, rezil olma korkusundan kurtulmak zorundaydım. Sosyal hayata girmeliydim. Değişmeliydim. Birine 40 kere deli dersen deli olur’ sözü aklıma geldi ve başladım yazmaya. Aylarca bulduğum her boş kâğıda ‘Ben akıllıyım’ yazdım. Sonra işi abartıp ‘Ben dünyanın en akıllı insanıyım’ yazmaya başladım. Ve artık kendimi dünyanın en akıllı adamı olduğuma inandırdım.

 

Dünyanın en akıllı insanı olduğunuzu söylüyorsunuz. Neye göre en akıllı insansınız?

Akıl üretmek demektir. Benim uluslar arası düzeyde 330 tane projem var. Ben çok bilgiliyim demiyorum, akıllıyım diyorum aynı şey değildir. Q testinde akıl ölçülür ne kadar bildiğin ölçülmez. Güneşe nasıl çıkılacağının dahi formülünü yazmış adamım. Benim yaptığım proje bir özgüven projesidir. Birazdan sahneye çıktığımda herkes aynı şeyi söyleyecek. Neye göre akıllı olduğum sorusunun cevabı: “bana göre”. Bir adamda diyor ki: “ben dünyanın en salak adamıyım” tamam kardeşim olsun o zaman, yapacak bir şey yok ben itiraz etmem. Ben filozofum benim işim felsefe bana çözümsüz sorular getireceksin ben çözerim. Benim işim bu zaten. Benim 11 tane yayınlanmış kitabım var. Onun dışında yazdığım ve yayınlamadığım 3 kitabım daha var.15 tane kitap yazmışım toplamda. Benim yaptığım tek şey bu insanları harekete geçiriyorum onların zihinsel performanslarını en iyi şekilde kullanmalarını öğretiyorum.

Çevrenizdeki insanlara “ben dünyanın en akıllı insanıyım” dediğinizde ne tepki veriyor?

Annem, oğlum sen deli misin, neden böyle şeyler söylüyorsun yavrum dediği gün “Yok anne deli değilim; ben dünyanın en akıllı insanıyım.”diye ısrar ettim. “Olsun oğlum sen yine de kimseye söyleme” diye ısrar etti. Hele babamın duyması çok daha fenaydı. Duyar duymaz gözlerini kapamıştı; babam ağır küfredeceği zaman gözlerini yumar.(gülüşmeler) Üniversitedeki arkadaşlarımın tepkisi daha ilginçti; ben diyorum “Dünyanın en akıllı insanıyım.” Onlar diyor “lan oğlum az akıllı ol.” Dünya barış zirvesini yapacağıma inanan o zaman 4 yaşında olan kızımdı. Yavrum hadi savaşları durduralım dediğimde o da bana hadi baba demişti. 25 yaşındaki bir gence sorduğumda nasıl dedi. 35 yaşındaki kişi hadi canım sen de, bir kere de mantıklı bir şey söyle diyordu. 60 yaşındakilerse reddetmekle kalmayıp bir de alternatif çözüm üretiyorlardı: “Bırak bu saçma sapan işleri de sigortalı bir işe gir hem emekli olursun ne güzel.”(gülüşmeler)

 

“Tüm pişmanlıklar beyni küçültür.”demişsiniz. Hiç pişmanlık duymadan yaşamak mümkün mü?

 Hiç pişman olmadan yaşamaya kalkmayacaksın. En az pişman olarak yaşamaya çalışacaksın. Mümkün mertebe en az keşke ile yaşa. Sen bir üniversiteye başladın işletme okuyorsun keşke iletişim okusaydım diyorsun. O zaman çık iletişime geç. Okul bittikten sonra daha büyük bir keşken olabilir. Bunları minimize etmekten bahsediyorum.

Web sitenizde 2030 yılında neler olacağını yazmışsınız. Bir insan geleceği görebilir mi?

 Benimkisi bir öngörü. Bana çok saçma bir soru geliyor. Erdal Bey siz o tarihte yaşayacağınızı nerden biliyorsunuz. Bana ne ya! Ben o güne kadar ölürsem o benim sorunum değil. Onu benim karım düşünsün, kızım düşünsün, kardeşim düşünsün. Beni ilgilendiren bir şey yok ortada. Ben bir plan yapmışım ona doğru gidiyorum. Plan tutarsa tutar, tutmazsa önemli değil yani. Hani Necip Fazıl’ın bir sözü var “ Hey gidi küheylan, koşmana bak sen! Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!” bunun adı bir hedeftir. Senin 3 gün sonra için yaptığın seminer hedefiyle benim 30 sene sonra yaptığım aynı mantık. Çünkü ikisi de gelmemiş bir tarihtir. Hatta biz ne diyoruz. İsrailliler büyük orta doğu projesini 100 yıl önce yaptılar demiyor muyuz? Hatta bu yüzden başardılar demiyor muyuz? Onları örnek almak adına söylemiyorum. Bu bir hedef belirleme tekniğidir. Ben buraya bunun için geldim benim eğer 2030 hedefim olmasa benim ne işim var burada gider evime çocuğumu severim.

İsminiz kashna felsefenizle birlikte anılmaya başlandı. Bize kashna felsefenizden bahseder misiniz?

 Ben bir filozofum ve benim felsefem bu. Kashna felsefesi insanlara en büyük düşünmeyi öğretiyor. Büyük düşünmeyle yetinme en büyük düşün diyor. Daha büyük düşünen kimse kalmayacak yani.

Küçük hedeflerle başlayıp sonunda büyük hedeflere ulaşmalıyız diyenlerde var.

 Öyle bir şey yok. Önce dev bir hedef koy önüne, sonra hedefini böl. Ben tam tersini iddia ediyorum. Zaten hedefe ulaşmak için adım adım gideceksin istesen de zıplayamazsın. Mesela ben şimdi bir adım atıcam o kapıya doğru gideceğimi bilmezsem adım atarım ama nereye gittiğimin farkında olmam. O yüzden ben küçük düşünmeyi reddediyorum. Ve biz her şeyden önce halifeyiz. Allah bizi yeryüzüne halife yaratmış. Bunu bakara suresinde 23. ayette Allah anlatıyor. Sizi halife var edicem yeryüzüne diyor. Ve o biziz. Allahın halife dediği bir adamın küçük düşünmesi söz konusu olabilir mi?

 

Günümüz gençlerine hatta sizi okuyan her yaş grubundan kişilere ne söylemek istersiniz?

 İnsanın mutlaka büyük bir hedefi olması lazım bende kendime savaşları durdurmayı seçtim. Ben diyorum ki 15 Mart 2030 da saat 10.27 de savaşları durdurucam. Sizde yardımcı olunda beraber durduralım.

SÖYLEŞİ: BİLGE NUR KENET

serdar1

Geçmişin izini sürerek halen doğada yaşayan insanın mücadelesini anlamaya ve anlatmaya çalışan Serdar Kılıç’ın aradığı sadece el becerisi, insan gücü ve üretim değil. Aradığı binlerce yıllık geçmişimiz ile içimize işleyen duygular, gelenekler, öğretiler, hürmet, sevgi, vicdan, saygı ve birlikte yaratılan bir Anadolu kültürü.

 

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

serdar2

Doğaya olan sevginiz nasıl ve ne zaman başladı?

Doğaya olan sevgim hiç bitmedi. Çocukluktan beri içimde olan bir şeydir. Şimdiki çocuklar gibi evde, okulda, kitapta, dergide görmedik. Biz toprakla oynardık, sapan yapardık, çiçeklerle temas ederdik. Dolayısıyla çocukluktan beri kopmadan devam etti. Doğa sevgisi herkesin içerisinde olan bir şey ama biz pek belli edemiyoruz. Henüz 12 yaşında iken dedem ile birlikte kurt izlerini takip etmeye başladım. Hikâyelerini dinledim, nerede ve nasıl yaşadıklarını öğrenmeye çalıştım.  Yani çocukların ebeveyn ile büyümesi önemlidir. Baba ile değil, dede ile büyümeli çocuk. Geçmiş ile günümüz arasında uzun bir bağ vardır. Bu bağı çocuk dedesiyle, ninesiyle kapatabilir. Doğayı ve toprağı tanıdıkça onu daha da sevdim. Hayatımın neredeyse üçte birini doğada geçirdim.

20’li yaşlarda Wolftrack şirketini kurdunuz. Aslında bir genç girişimcisiniz. Nedir Wolftrack şirketi? Bize biraz bahsedebilirmisiniz?

Spor kariyerim devam ederken hep bir ayağım doğadaydı, 20’li yaşların sonunda “Wolftrack” şirketini kurdum. 2008 yılı sonuna kadar 8.000’in üzerinde orta ve üst düzey çalışana; liderlik, grup dinamikleri, iletişim ve motivasyon ağırlıklı eğitimler verdim. 2000 senesinde Türkiye’deki ilk 8-16 yaş çocuklar için Serüven ve Doğa Sporları Kampı’nı kurduk ve hala devam ettirmekteyim. İçimde ukde kalmış bir şey vardı. Çocukların koptukları o bağı onarmak için bir tabiat kampı olsun istedik ve hala etkinliklerine devam ediyor.

Wolftrack şirketinin etkinlikleri nelerdir? Ve çocuklara katkısı nedir?

9-16 yaş arası çocuklar mesela bir sapan yaparak doğayla nasıl temas edeceğini öğreniyor. Şimdiki bir öğretmen sapan yaparak bir çocuğa hayvanları öldürebilirsin diyebiliyor. Biz onlara sapan yaparak doğa ile nasıl temas edebileceğini ters bir şekilde gösteriyoruz. Bu yaptıklarımızın çocuklara faydası onlarda büyüdükleri zaman çocuklarını bu şekilde yetiştirecekler. Doğayı tanıyarak, severek ve doğa ile iç içe.

Bu şirketle ilgili size bir fikrim var. Wolftrack şirketini devlet desteğiyle üniversiteye dönüştürmek istermisiniz? İlk öğrencileriniz hazır. (gülüşmeler)

Olabilir. Fikir çok güzel uygulanabilir. Hem dersler işlenecek hem de doğa ile iç içe uygulamalar yer alacak. Gerçekten çok güzel bir fikir.

Sizin kaç çocuğunuz var? Ailenizde doğa ile ilgileniyor mu?

9 yaşında bir tane oğlum var ismi Tibet. O da benim gibi tabiata meraklı. Zaten İstanbul’da orman içerisinde göl kenarında bir yerde yaşıyoruz. Her fırsatta dışarı çıkmak isteyen eve girmek istemeyen bir çocuk. Ama şöyle diyeyim arkadaşlarından çok farklı bir çocuk Tibet. Birkaç programıma da aldım. Ara sıra anlatıyorum. Onun sorularını bir duysanız şaşırırsınız. Onun planı çok iyi bir bilim adamı olmak ve insanlara yardım etmek şimdilik. Eşim de klinik psikolog oda doğaya ilgili ama benim kadar çok doğayla iç içe değil. O biraz daha şehirde kalıyor işinden dolayı.

Gore – Tex test ve ürün geliştirme maksatlı Güney kutup dairesinde 21 gün -60 derecede yaşadınız. Zorlukları nelerdi?

En büyük faktör stres. Stres ile mücadele etmeyi öğreniyorsun. İnsan zor koşullarda kendini tanımaya başlar. Tepkilerini öğrenmeye başlar. Çünkü şehirde biliyorsun her şey hazır ve önüne sunuluyor. Ama tabiatta zorlu koşullarda kalıyorsun. Ben doğada yaşadığım zorlukları seviyorum. Çünkü onlar beni ben yapan şeyler. Tabii ki çok zor şeyler yaşıyoruz yanımda arkadaşlarım öldü, ayaklarım dondu, günlerce susuz ve aç kaldığımız zamanlar oldu. Tabii ki bu sana daha temkinli ve tedbirli olmayı öğretiyor. Ya da stresliyken bu durumdan nasıl kurtulursun mücadelesine girip çok basit şeylere üzülmemeyi de öğretiyor. Çok çabuk kırılgan olmuyorsun kabuğun daha sert oluyor. Mesela köydeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarı şehirdeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarıdan çok farklı oluyor. En basitinden senin dert ettiğin şeylere oradaki adam gülüyor.

Bütün bu yaptıklarınız deneyimle mi elde edildi?

Hepsini deneyim ve tecrübe ile elde ediyorum. Okumak da bir deneyimdir mesela bir başkasının deneyimini elde etmiş olursunuz. Okuduğunuzu uygularsanız bu daha büyük bir deneyimdir.

İnsanlar doğayı mangal yapma alanı olarak görüyorlar. (gülüşmeler) Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seminerlerimde en son ne zaman ateş yaktınız diye soruyorum. Her hafta sonu yakıyoruz diyorlar. (gülüşmeler) Algıyı değiştirmek lazım. Doğa sadece piknik alanı değildir. Fotoğraf paylaşıyorum. Öküz arabası, bir ağaç, güzel bir gökyüzü beğenmeyecek kişi sayısı çok azdır. Oradan bir adam atlıyor ve keşke o ağacı kesmeseydin diyor. Ben zaten ağacın kesilmesini isteyen birisi değilim. Ağaç ne zaman kesilir biliyor musun? Meyve ağacı meyve vermeyi bıraktığı zaman kesersin onu da evine bir masa, sandık, sehpa, mey yaparsın. Evrende sesini, görüntüsünü hala yaşatırsın oda yaşamaya devam eder. Ağaç kesilir tabii ki ama zamanı var her şeyin.

Peki, gençlere öneriniz nedir?

Her fırsatta doğaya gidin, memleketinize gidin, büyüklerinizle vakit geçirin, deniz tatillerini bırakın artık. Deniz tatilleri insanı uyuşturur, zorla para harcattırır. Orda Allahın suyuna para veriyorsun ama dağda vermezsiniz. Daha çok insanlık görürsünüz kendi insanınızı tanırsınız.

Survivor günümüzde son derece popüler bir program. Siz bu programı ve orada yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Survivor isim olarak yanlış bir kere onun ismi oyun olmalıydı. Çünkü survivor demek psikolojik anlamda hiçbir yardım olmadan bir insanın bir durumu zorlu koşullarda idame ettirmesi demek. Bu programın kurucusu Mark Burnett’tir. Kendisini tanıyorum. Acun, bu programın haklarını satın alıp Türkiye’de bu programı yapıyor. Bence survivor Türkiye’de en büyük zaman hırsızıdır. İnsanların zamanını çalıyor. Hepsi düzmece. Bunlar yerine içerisinde daha çok tarihi kültürü olan yarışmalar izlenmeli. Acun’da da böyle riske girecek bir durum yok.

Bir sinema filmi üzerinde çalıştığınızı belirtmiştiniz. Biraz bahsedebilirmisiniz?

Filmin konusu şehirdeki yaşantıdan tabiata geri dönmüş bir baba ve çocuğun hikâyesi. Senaryosunu bir arkadaşımla beraber yazıyoruz. Yönetmenliğini de yine bir arkadaşımla beraber yapacağız. Yapımcısı benim. Hem çocukların hem de yetişkinlerin izleyebileceği bir film olacak. Muazzam bir tabiat filmi olacak. Bu sene çekimlere başlamayı planlıyoruz. Bu film kendi gözümden tabiatı ve insanı anlatan bir film olacağı için benim için çok kıymetli.

Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Bireysel olarak hangi mesleği seçersek seçelim şimdiden nasıl bir tabiat- insan ilişkisi bekleriz bunu cevaplamamız gerekir. Çünkü 80lere kadar kırsallarda yaşadık. Şimdi sorsanız 40 yaş ve üzerine evde ışığı kapatırken bile elektriği söndür derler. Musluğa musluk demezler çeşme derler hala. Yani onlardan anlayan insanları yetiştirirsek biz kırsaldaki uygarlığı şehre götürecek bir yaşantı çizeriz. Hayvanla, bitkiyle uğraşmak çok zor bir şey değil. Kırsal yaşama yeniden girmek çok zor bir şey değil. Gençler bunu şimdiki çağla birleştirecek yeni fikirler üretmeli. Baktığınız zaman biz genlerimize işlenmiş olan zorla mücadeleyi yeniden buluşturup dünyaya hükmedecek olan imparatorluğu yeniden kurabiliriz.

Firuzan YolyapanNe vakit şiir yazdığını hiç bilmedik. Bitirdiği zaman getirip okurdu. Ben en çok “Açsam Rüzgara Yelkenimi” şiirini severim. Ama ağabeyimi çok sevdiğim için hep güzel gelirdi. Bir de rubaisi var: “Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da, bir tek kökü kalmış ağacın toprakta. Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.Bu şiiri engelli insan gördüğüm zaman hatırlıyorum. Hayatımda gördüğüm her şey bana ağabeyimi çağrıştırıyor.

Şişli’ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Ben balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömleği vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. “Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor” dedim.Bana bir sarıldı, “Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi” dedi. 3 gün sonra da kendisi öldü.

Futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları, futbol takımı vardı. Sokakta ayağına taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları hep aşınmıştır. Çok sonradan ayakkabılara merak saldı. Kendisi boyatırdı hep ayakkabılarını. Çok güzel türkü söylerdi. Güzel sesli değildi, ama benim sesim gibi bozuk da değildi.

Şehir Tiyatroları “Saygılı Yosma” oyununun çevirisini istemiş, çeviri Ankara’da birinin evinde kalmış. Ankara’ya onu almaya gitti. Orada çukura düşmüş. Döndüğünde pantolonunu çekti, bize gösterdi.Dizinden aşağı doğru kanama olmuş, kabuk bağlamış. “Az daha gazetede Orhan Veli gazete çukurunda ölmüş diye okuyacaktınız” dedi. Kısa bir süre sonra da öldü. Ama kafasında herhangi birşey yok o zaman.

Füruzan Yolyapan
(Orhan Veli’nin kardeşi)

tumblr_me7s9k9xzr1qzh02oo1_500

Metin Eloğlu, İçli Dışlı, sf. 135

“İnat bu ya, erkencecik gittim; Orhan yok, bekle bekle, Orhan yok! Akşam gazeteleri verdi kötü haberi. Ağlak değilimdir; ama gözlerim yaşardı durdu uzun süre… Gömülüşünde bulunduğum tek kişi de odur. Tüh! Otobosta yanıbaşımda Ahmet Hamdi Tanpınar vardı: öğretmeniymiş meğer Orhan’ın. Ne dese beğenirsiniz: “Hayret, Orhan ölecek adam mıydı?” Sanki kendi ölecek adamlardanmış gibi… “

IMG_3308Hemdike aşiretinin Cezire-Botan kökenli olduğu kabul edilmiştir. 17. yüzyılda Botan civarından, Doğu Anadolu’nun bazı bölgelerine yayılmışlardır. Ağrı-Patnos, Kağızman, Erciş Vanın’ın bazı bölgeleri, Adilcevaz, Batı Anadolu’da ise ağırlıklı olarak İzmit ve İstanbul’da yaşamaktadırlar.

Hemdiki aşiret liderinin torunu M.E, aşiret ile ilgili yanlış bilgilerin verildiğini ve aşiretin aslında dayanışma ve aile bağlarından oluştuğunu belirtti. “Bir toplumun bir araya gelip birlik ve beraberlik oluşturduğu şeydir aşiret. Aşiret akrabalıktan oluşur. Bir soyun devamıdır. 100 yıl öncesinden akrabalığımız belirgindir. Soy isimler değişir ama illaki bir bağlantımız vardır” dedi.

“Aşiret reisinin sofrası yerde durur hiç misafiri eksik olmaz.”

Aşiret ve aşiret reisliği hakkında aydınlatılması gereken konular olduğunu belirten M.E, “Herkes aşiret reisi olamaz. Aşiret soy olarak devam eder. Aşiret reisinin belli bir saygınlık kazanmış olması gerekir. Anadolu gelenek ve göreneklerini yöneten ve yönlendiren bir aşiret reisi olur. Aşiret reisi merhametli olur, çevresine ve garibana bakar, aşiretteki herkesten haberdardır. Ayrıca aşiret reisinin durumu çok iyi olur. 1-2 köyün tamamı onundur. Aşiret reisinin geleni gideni de çoktur. Sofrası yerde durur hiç misafiri eksik olmaz” dedi.

“Aşiret reisinin kızı çok kıymetlidir.”

Aşiret reisinin ailesinin de çok değerli olduğu belirten M.E, “Mesela aşiret reisinin kızı çok kıymetlidir. Boy pos olarak değil, o kız temiz, kıymetli bir sülaledendir. Altını toprağın altına at paslanır mı? Paslanmaz. Biz de ailenin asaletine çok önem verirler. Aşiret içerisinde kız alınıp verilirken bile aşiret reisine sorulur. Durumu kötü olan marabalar vardır mesela, onunla durumu çok iyi birisi de evlenemez. Çünkü başlık parası var. Örneğin; 50 tane koç verilecek bunu marabalar yapamaz. Şimdi bizde de kalmadı başlık parası, aşiret reisi de yardımcı oluyor zor durumdaki gençlere. Mesela ağa kız alırken de ağanın kızını alır, kendine uygun birisinin kızını alır” diyor.

“Bana istemediğim birisini uygun gördüler onunla evlendim.”

Aşiret düğünleri ve Doğu da ki evliliklerden bahseden M.E, “Zengin ailelerin düğünleri 1 hafta sürer. Maddi durumuna göre düğünlerin süresi uzar. Büyüklerin iki insanı birbirine uygun görmesi ile evlenilir. Mesela ben bir kız istemiştim rahmetli babam bize uygun değil dedi almadılar. Bana istemediğim birisini uygun gördüler onunla evlendim. Berdel vardır mesela, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da başlık parası denkleştiremeyenlerin başvurdukları bir yöntemdir. Aileler, kız çocuklarını aralarında değişerek erkek çocuklarıyla evlendirirler. Bir kız, baba, amca ya da amcasının oğlu için de berdel usulü evlendirilebilmekte ve çıkan kan davalarında kızların ‘kan berdeli’ ya da ‘kanın rüşveti’ olarak karşı tarafa verildikleri gözlemlenmektedir. Berdel usulü evliliklerde, berdel yapan aileler artık akraba olurlar ve akraba oldukları için eğer kan davası varsa kan davası biter. Bazı durumlarda kan davasının bitmesi için de berdel usulü evlilikler yapılmaktadır. Yani değiş-tokuştur. Beşik kertmesi vardır. Henüz çocuklar büyümeden senin kızını benim oğluma alacağım diye söz verirler. Aslında bir sakıncası yoktur. Hatta her şey eskiden daha güzel uygulanıyormuş” dedi.

Peki ya çocuklardan birisi vazgeçerse?

“Öyle bir şey olamaz! Aşirette vazgeçme hiç olur mu? O artık onun olmuştur söz verdikten sonra öyle vazgeçme olamaz. Kadın insan olarak 2.sınıftır. Aşirette bir kadın söz sahibi değildir ama saygı duyulur. Anadır sonuçta.”

 

Peki ya kız evlenmemek için kaçarsa ya da evlendikleri zaman anlaşamazlarsa?

 

“Kaçamaz nereye kaçıyor hadi kaçtı diyelim o zaman öldürürler. Kaçması için canından vazgeçmesi gerekir. Anlaşamamada bizde lükse girer. Ne demek anlaşamıyorum anlaşacaksın. Bir kadın ailesinin başını erkek kardeşlerinin başını önüne eğip de ayrılamaz. Ailesini düşünüp de ayrılmayan insan çoktur. Erkek 2-3 evlilik yapabilir. Kadınlar aralarında tartışsalar da hiç tartışmamış gibi yapmak zorundalar. Mesela kuran-ı kerim’de de yeri olan bir kadının eşi ölürse erkeğin erkek kardeşi ile evlenir. Bunun bir sakıncası yoktur.”

“Kuran’a bağlı kalmıyorsan örf ve âdetine bağlı kal.”

Bizim örf ve âdetimiz kurana bağlıdır diyen M.E, “Bazen diyorlar sen bu hatayı o zaman neden yaptın? Kuranın bazı yasak ettiğini sanki biz helal görüyor. Helal ettiğini de yasak görüyoruz. Bizim hatalarımız var. Kız kaçmış Allahın emridir ayrılmak çok kötü bir şeydir Allah kimsenin ayrılmasını istememiştir o da Allahın emridir ama aşirette durum farklı.

Hoca şunu söylüyor mesela; “Kuran’a bağlı kalmıyorsan örf ve âdetine bağlı kal” diyor.

Aşiret içerisindeki kan davaları nasıl çözülüyor?

 

“Kan bedelinin ödenmesi gerekir. Örneğin aşiret içerisinde adamı öldürmemiş de bıçaklamış diyelim. Adam 1-2 ay hastane de yattı aşiret araya giriyor bunun masrafı kaç lira olmuş 20 milyar adam çıkarıyor 120 milyar veriyor. 100 milyar da kan bedeli olarak veriliyor. Barışmalar bu şekilde olabiliyor. Ama aşiretler arası bir sıkıntı varsa intikam alınır!”

Ne gibi antlaşmazlıklar yaşanıyor?

Toprak davası, namus davası gibi nedenlerden aşiretler arası sorun olur.

Aşirete bağlı olmanın yararı ve zararı nedir?

 

“Aşirete bağlı olursan çevren geniş olur. Herhangi bir sıkıntı olursa yardımlaşma olur bu yararıdır. Ama aynı şey zarar da olabilir çünkü aşiretin ortak kararlarına herkes uymak zorundadır. Mesela bir aşiret reisi vardır. Onun dediklerinden çıkmazsın o ne derse o olur.”

Türkiye’nin en büyük aşireti kim?

 

Sedat Bucak mesela aşiret reisidir. Bucak aşireti çok geniştir. Güneydoğunun en büyük aşiretlerinden biridir.

“Aşiret reisine kimse itiraz edemez.”

Devlet ve aşiretin bağlantısına değinen M.E, “Devlet ve aşiretin resmiyette bir bağlantısı yoktur ama devlet aşireti korur. Aşiretin de sözü geçer. Eski aşiretler kalmadı ama artık. Eskiden devletin yerine aşiret reisi karar verirdi cezalara. Şimdi bir şey olsa devlete gidip şikâyet ediyorsun. Eskiden aşiretin içerisinde çözülürdü her şey bir ceza varsa aşiret reisi kimi söylerse o gidip cezayı üzerine alır içeride yatardı. Aşiret reisine kimse itiraz edemez. Zaten her şey onda. Parti seçimlerinde aşiret reisi kimi seçerse tüm aşiret ona oy verir” diyor.

Bize ayırdıkları zaman için M.E’ye ve büyük ailesine teşekkür ederiz.

Söyleşi: Bilge Nur Kenet