‘SÖYLEŞİ / RÖPORTAJ’ Kategorisi için Arşiv

IMG_4856.JPG

Best Fm’den yükselen pozitif enerjisi ve bol kahkahalarımızın sahibi sevgili Serdar Gökalp ile canlı yayını kadar güzel, bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu denli güzel bir insanı tanıdığımız için mutluyuz. 98.4 Best FM ile Serdar Yayında. İyi ki de yayında…

 

Radyoculuk hayatınız nasıl başladı?

Lise yıllarımda sürekli bana ‘Sen komiksin bir şeyler yap’ demeye başladılar. Ama sadece söylediler hiç şunu yap diyene rastlamadım. (gülüşmeler) Leman Dergisi’nde de yer aldım bir ara. Buradan selam olsun onlara da. Komiksin ama bir top bile çizemiyorsun o ayrı bir yetenek. Ne yapayım diye düşündüm uzun bir süre. Arkadaşımın gaz vermesiyle beraber bir TV kanalında program yapmaya başladım. Sonra oradan ayrılıp radyoya geçiş yaptım.

  

Telefon şakalarını radyoya taşıyan ilk kişisiniz. Şaka yüzünden başınızın derde girdiği oldu mu?

Telefon şakalarını başkaları da yapıyor. Ben senaryo ile telefon şakası yapan ilk kişiyim. Bir şakayı siz 15 dakikada dinliyorsunuz ama o şaka 15 dakikada oluşmuyor. Siz bana bir yakınınızın açığını paslıyorsunuz. Ben de bunun üzerine 2 gün oturup senaryo yazıyorum. Hatta 3 gün boyunca senaryo yazdığım oldu o da malumunuz “Papatya şakasıydı”

 

Best Fm’de sağ olsun bu konuda bana hep destek olmuştur. Sadece telefon şakası yapmam için bana özel bir prodüksiyon açtılar. Şaka yaptığım günlerde orayı kullanıyorum. Duvarlarında bir sürü kâğıtlar, cevap olarak evet derse ne yapacağım hayır derse ne olacak hepsi yazılı. Sen bana malzemeyi paslıyorsun. Ben o malzeme üzerinde en az 1 gün çalışıyorum. Şakalardan dolayı başım hiç derde girmedi. Artık sesimden de tanıyorlar. Bu konuda zorlanıyorum. (gülüşmeler)

 

Şakalarınızı TV programı olarak yapıyordunuz. Tekrar düşünüyor musunuz?

Aklımızda var böyle bir düşünce teklifte geldi. İstediğim şeyi yapmak istiyorum. Mizah insanıyım ben. Şu an youtube’a yoğunlaştım. Youtube’da bir komedi dizisi çekeceğim. Televizyonda da yayınlanabilecek profesyonellikle olacak. 2 erkek kardeşin başına gelen olayların anlatılacağı 30 dakikalık mizahi bir dizi olacak.

 

Radyonun geleceği sizce nasıl? Radyoculukta sosyal medyanın önemi nedir?

 Sirkeci’de ilk radyo yayını yapıldığından beri radyo hayatımızda var. Enerji biter radyo bitmez. Yakın bir tarihte yurdun genelinde elektrikler gitti. Birçok ulusal kanal jeneratörleri yettiği kadar yayınlarını yaptılar. Sonra siyah ekrana düştüler. Ama pilli radyosu olan herkes radyo yayını dinleyebildi. (gülüşmeler) Çağımız internet çağı bunu inkâr edemem. Yayınımız radyodan ne kadar dinleniyorsa internetten de o kadar dinleniyor. Dağ bayır gezmeyi çok seven birisi olarak radyo her yerde var diyebilirim. Plajda televizyon izleyen göremezsin ya da kitap okurken televizyon izleyemezsin ama bunun hepsini radyo dinlerken yapabilirsin. Radyonun bir de şu özelliği vardır. Çaldığım tüm parçalar senin mp3 playerında vardır ama orada bir Cem Arslan, Yasemin Şefik, Altan Kiraz yoktur. O yüzden radyolara sadece bir müzik kutusu olarak bakmamak lazım. Mp3 playerın dinlediğin müziğin arasında gündem haberlerini seninle paylaşmaz ama radyo içerisinde bizim bir de haber merkezimiz var. O yüzden radyolar, radyocular olduğu müddetçe var olacaktır.

 

Radyoda mizah dilini ele alıyorsunuz. Sizi de bu alanda çok başarılı buluyorum. Çünkü radyoda mizah yapmak zor bir mecradır. İnsanları ağlatmak kolaydır ama güldürmek zordur.

Çok teşekkür ediyorum. Beni bu alanda ciddiye aldıklarını “Mizah Üretenler Derneği”nden ödül alınca fark ettim. Hımm demek ki oluyormuş dedim. (gülüşmeler)

 

Mesleğe dair unutamadığınız bir anınız var mı?

Yayında bir kere mikrofonu açık unutup arkadaşımla konuşmuştum. Çok eski bir anıdır. Yıl 2003. Genelde canlı yayına telefonumu almam çünkü akrabalar arıyor şarkı istiyor. (gülüşmeler) O gün yanıma almış bulundum. Telefon sürekli çalıyor. Şimdi ara veriyoruz dedim, kulaklığı çıkarttım mikrofonu kapatmamışım. Arkadaşımla buluşma planı yaptık. Telefonu kapattım sonra babam aradı. Normalde babam ben yayındayken hayatta aramaz. Ekstra bir şey olması lazım. ‘Arkadaşınla buluşamazsın benim yanıma geleceksin’ dedi. Sen nereden biliyorsun buluşacağımı dedim. ‘Mikrofonu açık bıraktın kapat onu kapat’ dedi. Anım bu. (gülüşmeler)

 

İlk yaptığınız anons ve ilk çaldığınız şarkıyı hatırlıyor musunuz?

İlk anonsumda; Merhaba değerli dinleyenler, bundan sonra hafta içi bu saatlerde serdar yayında dedim. Herkes programın adını ‘Serdar Yayında’ olarak anladı. Hâlbuki ben yayında olduğumu belirtmek istemiştim. (gülüşmeler) öyle kaldı. İyi ki de kalmış. İlk çaldığım şarkı da Ajda Pekkan’dan ‘Gözün Aydın’dı.

 

Bu mesleği tercih edecek öğrencilere tavsiyeniz nedir?

Yapmasınlar. (gülüşmeler) çok ciddi söylüyorum yapmasınlar.

 

 

Cümlelerde hiç takılmadan ve düşmeden koşan radyonun Usta mizahçısı Serdar Gökalp’e bize ayırdığı değerli vakit için teşekkür ederiz.

Röportaj: Bilge Nur Kenet                     Kamera: Vedat Ayaz

Reklamlar

IMG_3175

12 Eylül darbesinden sonra tutuklanan ve 1991’de Şartlı Tahliye Yasası ile tahliye edilmesine rağmen 1993’te tekrar tutuklanan Tahir Canan Yeni Kanunlaşan 4. Yargı Paketi kapsamında toplam 32,5 yıl tutukluluğun sonunda 30 Nisan 2013 tarihinde saat 15.30 itibari ile Bandırma M Tipi Cezaevi’nden tahliye edilmişti. O günleri anımsamak istemeyen Canan, Türkiye’nin en uzun süreli siyasi tutuklusu olarak biliniyor.

Haber: Bilge Nur Kenet

Gaziantep’de karısı ve üç çocuğuyla oturduğu mahallede sağ görüşlü 1 kişinin öldürülmesi ve bir kişinin de yaralanması üzerine 25 Mayıs 1979 günü Tahir Canan’ı “siyasi amaçla adam öldürmek” suçundan içeriye alıyorlar ve 32 yıllık mahkumiyet hayatı başlıyor. O günleri anımsamak istemeyen Tahir Canan: “Benim üzerime birçok cinayet attılar ama benim hiç biriyle alakam yoktu. 1979 yılında hapse girdim. Üzerime bir cinayet attıklarında yıl 1978 idi. Ben bundan dolayı hapse girmemek için 1 yıl firar gezdim. Bu olay Gaziantep’te yaşandı. Benim üzerime komşumu öldürdüğüme dair bir cinayet atıldı ki, o saatte benim yanımda en azından 15 kişi vardı. Bu deliller olmasına rağmen beni 1 kişiyi öldürmek ve 1 kişiyi de yaralamak suçundan yargıladılar 36 yıl ceza verdiler. 12 yıl sonra şartlı tahliye yasası çıktı ve küçük oğlum İlhan ancak 13 yaşındayken beni görebildi. Kendime yeni bir hayat kurmaya başlıyordum ki 1993 yılında Yine bir mayıs günü Malatya’da bir akraba ziyaretindeyken gözaltına alındım. Bu kez suçum Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) üyesi olmaktı. Bütün kâbuslar geri geldi. Gözaltı, işkence, mahkeme, 12,5 yıl hüküm… Yine dört duvar, yine beklemek. İkinci tutuklamayla birlikte şartlı salıverme yasasıyla tahliye olduğum infaz da yandı. 36 yıllık ceza geri döndü ve hüküm verildi: Önce 12,5 yıl, ardından infazı yanan 36 yıllık ceza yatılacak. İçeride okudum, yazdım, tahtadan abajurlar yaptım, şallar ördüm ve bekledim. İçeriye girdiğim de 26 yaşımdaydım şimdi ise 60 yaşımdayım” diyen Canan, “Biz istesek de istemesekte her şey değişir. İçeriye girdiğim dönemde ne bilgisayar vardı ne de cep telefonu. Telefonlar posta hanelerden belirli saatlerde kullanılıyordu. Şuan birçok şey bana o kadar yabancı geliyor ki cezaevinde geçirdiğim işkenceli zor günlerden sonra” diyor.

“Ben oradaki işkenceleri anlatmaya kalksam ne zamanım yeter ne de ömrüm”

“İnsanın saçlarını ve bıyıklarını tek tek yoluyorlardı, askıya asıp elektrik veriliyordu, bunları tekrardan anlatarak yaşamak istemiyorum aslında. Biraz ötelemeye çalışıyorum. Ama ne kadar öteleyebilirim yaşadıklarımı. Bir gün bana serum vermeye başladılar neden serum verdiklerini pek anlayamadım. Oysaki ben 8 gündür aç ve susuz kaldığım için böbreklerim parçalanma noktasına gelmiş o anda beni bir masaya oturtup serum vermeseler ben ölmüş olacaktım. En ilginci de çelik tek gözlü bir dolaba bizi kıyafetsiz bir şekilde koyuyor üzerine de bir ıslak battaniye sarıyorlar ve vücut ısısı ile kurumasın diye üzerinize yukarıdan damlayan bir su var. Bunu yaşattılar bize. Demek ki insan vücudu çok farklı işliyor. Normalde olsa hemen zatüre oluruz, ölürüz ama hiçbir şey olmuyor. Demek ki beynin kendine göre bir motivasyonu var ki oradan herhangi bir hastalığa yakalanmadan çıkıyorsun” diyen Canan “Yaptığımız işlerin başımıza böyle bir şey açacağını düşünmedik belki düşünseydik başka bir yere gitme durumumuz olurdu. Ben o yıllarda asıl mesleğim olan terziliği yapıyordum ve inatla ben buradan ayrılmam dükkânımı başka bir yere taşımam demiştim. İnsanın mücadelesinin bitmeyeceğini Ali Ufuk Arıkan’ın yazarlığında “Büyük Tutsaklık” kitabında anlatmaya çalıştım.”

IMG_3183

“Bu hukuk burada bitmez hak aramakta sınır yok”

12 Eylül olayları kesinlikle bir insanlık suçudur diyen Canan, hapisten çıktıktan sonra devlete 10 yıl hatalı infaz uygulaması nedeniyle dava açtığını ve daha sonra davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığını ifade etti. “15 Nisan 2013 tarihinde meseleyi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdım. O mesele üzerine karar vereceğine eksik evrak meselesine takılmış” dedi. Bunun üzerine kararların asıllarının mahkemelerde olduğunu ifade eden Canan, yaşadıklarını şöyle anlattı: “İşleri yokuşa sürmek, aslında, suç işleyenleri suça teşvik etmek demektir. Anayasa Mahkemesi de bunu yapmakta. Mesele ne idi: hakkımda hatalı, yanlış infaz uygulaması idi. Devletin yanlışları nedeniyle 32 yıl cezaevinde yattım. Bunun son 10 yılı da hatalı infaz uygulamasıydı. Hatalı infaz uygulaması nedeniyle ilgili mahkemelerden davacı oldum. Aslında eksik evrak diye bir şey de yok. Evrakların hepsi sağlam ama aslı değil fotokopisi. Anayasa insan hakları mahkemesi (AİHM) de hiçbir başvurucudan evrakların aslını istemez. Israrla evrakların fotokopisini ister. Dosyada olan evrakların aslını Adalet Bakanlığı’ndan ister, temin eder.” Aslının temininin çok zor olduğunu ve uğraşarak ancak 15 yılda temin edilebileceğini söyleyen Canan, “Maksat işi yokuşa sürmektir” dedi.

Tüm bu davalar ve yaşananlar unutulmazken Tahir Canan, huzuru kitaplarda arıyor. Gebze’de açtığı sahafta (Özgürlük kitapevi) ziyaretine gelenleri kabul eden Canan, “İlkokul öğrencilerine sponsorlar aracılığıyla kitap yardımı yapıyoruz ve yazarlarıyla buluşturuyoruz” dedi.

14.04.2006 tarihli evrensel gazetesi bu halde verilmişti Tahir CANAN a...

14.04.2006 tarihli Evrensel gazetesi hapishaneye bu halde verilmişti.

12 Eylül utanç müzesinden

12 Eylül utanç müzesinden Tahir Canan’ın cezaevinde yaptığı elişleri

5Kendisini; “Kimine göre hoş adam, ama boş adam. Kimine göre de iyi adam, aykırı adam… Bana göre insan olmaya çalışan, çıraksı duygularla dolu, yaşamdan yana ne varsa soran, sorgulayan, ermişin dergâhında kaya tuzu yalamayı öğrenmeye çalışan bir adam. Şuralıyım, buralıyım ne önemi var. Dünyalıyım der geçerim… Şiirin tadını dudaklarıma bulaştırdım ya, hangi dünyada olursa olsun, şiir dudaklı kadınları hep öperim. Bu yüzdendir ciğerlerimdeki izlerin mucizesi… Bu yüzdendir yaşadığım kentin dudaklarına şiir bulaştırmam… Bu yüzden…” diye açıklayan İsmail Çankaya ile edebiyat ve şiir üzerine konuştuk.

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

 

“Masamdaki Oyun” ilk şiir kitabınız. Bu kitaba kadar yazıyla ilişkiniz ve kişisel geçmişinizle ilgili okurlarımız için neler söyleyebilirsiniz?

2

İsmail Çankaya

Ben Denizli’de büyüdüm. Lise yıllarımda dağlarda çobanlık yaptım. Bizim çevremizde halk ozanları vardı. Onlardan güzel sözler duyardık. Benim şiir hayatımda böyle başladı. Önümüzde keçiler, koyunlar ve onun arkasında yalnızlık insanları çok farklı duygulara iter. Bu farklı duygularda bizim yakaladığımız anlar zaten şiirin kendisidir. Ben bunu yıllar sonra öğrendim. Eğitim hayatım İlkokuldan Lise yıllarıma kadar hep tekrarlarla devam etti. Hep sınıfta kalmam şiir yüzündendi desem yalan olmaz. Bilmiyorum ama ben hep duygularımla yaşıyorum. Şu an 60 yaşındayım hala duygularımla yaşıyorum. Bundan zarar gördüm mü? Evet gördüm. Peki, bundan mutlu oldum mu? Evet oldum. Neden? Çünkü çevremdeki insanlara şiirle yaklaşmak beni hep mutlu etti. Her Anadolu çocuğunun hayatını zorluklar içerisinde geçtiği gibi bizde o zorluklarla şiir yazdık. Daha sonra lise yıllarında bir kız sevdim. Bu kız, anamdan ablamdan sonra kendime en yakın gördüğüm kişiydi. O bana hiç bakmadı. Çünkü benim ceketim yamalıydı. Ayakkabılarım lastikti. Ve ben liseden o şekilde mezun oldum. Babam şiir yazdığımı duyunca, ‘Allah aşkına oğlum boş işlerle uğraşma derslerine bak demişti.’ Babam artık hayatta değil bu durum beni duygulandırıyor. Çünkü ‘Çanlı Kapı’ şiir kitabımda babama mektup yazdım. Öğretmenler gününde o şiir büyük beğeni aldı…

İsmail Çankaya

İsmail Çankaya

Daha sonra edebiyat eğitimi aldım. Eğitim alınca şairleri, yazarları tanıma şansım oldu. İstanbul’da öğretmenlik yaparken Rıfat Ilgaz’ı, Ahmet Arif’i, Aziz Nesin’i, Uğur Mumcu’yu, Necip Fazıl’ı tanıdım. Mesela Necip Fazıl’ın Fatih’teki sohbetlerine yetişebildim ben. Atilla İlhan’ın Şişli Halaskar Gazi caddesinde her sabah saat:10.00-12.00 arası yaptığı söyleşilere yetişebildim ben. Yusuf Hayaloğlu çok yakın arkadaşım zaten. Ve gerçekten paylaştığımız çok güzel günler oldu. Hep yakınımdaki insanlar şiirdi. 1997 senesinde Bülent Aydınel’i tanıdım. Bugün yaşayan en büyük şairlerden birisidir. Bülent Aydınel’in dershanesinde 3 sene öğretmenlik yaptım. O zamanlarda gerçekten yaşça benden küçük ama sanatça benden çok ileri olan bir insandan çok şey öğrendim. Böyle bir şairler harmanı içerisinde gazetecilik ve radyoculukta yaptım. Kocaeli’nin şiir dinletilerini birçok kez ben gerçekleştirdim. Osman Hamdi Bey’de, Çayırova Kültür merkezi’nde, Kale’de şiir organizasyonları yaptım. Organizatörü, sunucusu, yönetmeni bendim. 3 senedir bu etkinlikler yapılmıyor. Bu sene yapılacağına inanıyorum. Hala Kocaeli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yazı inceleme kurulu başkanıyım. Yani Sansürcü başıyım. (Gülüşmeler) ama hiçbir yazıyı reddetmeyiz. Okuldaki öğrencilerimle mutlaka bir şiir dinletisi yaparım. Şiir yaşamın kendisidir. Şiirin penceresinden dünyaya bakarsanız sevgi görürsünüz, paylaşım görürsünüz. Şiir bambaşka bir şeydir.

Şiirlerinizin konusu nedir? Bir şair dünyanın gürültüsünden, güzelliklerinden nasıl etkilenir ve bu durum sizin şiirlerinize nasıl yansır?

Ben kendimi hep şöyle değerlendiririm. Anadolu’da bir Hacıbektaş Veli’yim. Konya’da bir Mevlana’yım. Türkçede ve sevdada bir Yunus Emre’yim. Onların hoşgörüleri, sevgileri, sevdaları, insana bakışı, mecazi aşktan ilahi aşka yönelmeleri… Ben ilahi aşkı sadece Allah sevgisi olarak görmüyorum. İnsanları sevebilmekte, kırmamakta ilahi aşktır. Öğrencilerine şiir yazan çok az şair tanırım. Ben öğrencilerime de şiir yazarım. Benim şiirlerime baktığınız zaman Anadolu, aşk, öğrenci, eğitim kokar. Böyle kocaman kocaman laflar etmiş olmayayım ama kitabımda şöyle bir şiir var; ‘Ağlama Güzel Gözlü Kız’ diye. O zamanlar Yozgat’ta bulunduğum okulumdan İstanbul’a tayinim çıkmıştı. Öğrencilerim çok üzüldü. Öğrencilerin ağlaması çok içtendir, doğaldır. Çocuklar da bahçede toplanmışlar bana veda ediyorlar. Bir kızımız da biraz durumu kötü, elleri arkasında geldi yanıma. ‘Hocam ben size bir şey alamadım. Ama hava soğuk olduğu için sobanın arkasında sizin için soğan yetiştirdim’ dedi. Benim için bir tane yeşil soğan yetiştirmiş. Şu anda bile hatırlayınca duygulandım. O zaman yazdım;

Ağlama güzel gözlü kız,

gözyaşların boncuk boncuk dizilmiş yanaklarına

gideceğimi bile bile sevdin ağlama

ayakların kaldırım taşlarına değmesin

yemin ediyorum

sen tanıdığım en güzel insansın.

zaman

hesap görme zamanı değil direnme zamanı

bekle beni döneceğim

hangi gecenin, hangi şafağında vurulmazsam eğer sırtımdan kahpece

alnımda tebeşir lekesi ve sırtımda beyaz önlüğümle döneceğim sana

biliyorum sen olmayacaksın

gözlerimi sereceğim dört bir yana bilirsin

hiçbir kavga öldürmedi beni bir tek senin yokluğun öldürür beni

 

Sevgileri ölçemezsiniz. Bir sevgilim vardı bu şiiri onun içinde söylemiştim. Sevginin sınırı yoktur.

Örnek aldığınız bir şair var mı? Bu şairlerin sizi etkileyen yönü nedir?

Şiir, Adem ve Hava’dan beri var. Havva güzel sözler söylemiş ve Adem’i kandırmış. Şiir o kadar güçlü bir şey ki, Tanrı’ya bile isyan ettirmiş. Şiirin delemeyeceği barikat, aşamayacağı zorluk yoktur. Bugünkü cumhurbaşkanı şiir okumuş ve hapse girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman bir padişahtır ve aynı zaman da bir şairdir. Benim en çok sevdiğim şairlerden birisi Fuzuli’dir. Onun ‘Şikâyetname’ sini çok severim. ‘Selam verdim rüşvet diye almadılar’ diyerek 16. yüzyıla toplumsal bir bakış yapmıştır. Divan edebiyatının en güzel gazellerini de Baki yazmıştır: ‘Meclis-i Şuara’ yani şöyle toparlayacak olursak sosyal konuları işleyen Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Karakoç, İlhan Berk, Can Yücel, Nazım Hikmet… O kadar çok şair var ki hepsinin beni etkileyen bir yönü vardır. Aziz Nesin’i hepimiz gülmece ustası diye biliriz ama çok güzel şiirleri vardır. Her zaman gördüklerimden bildiklerimden ilham aldım. Şiire hiçbir zaman politik yaklaşmam. Güzel sözcükler seçen, güzel yazan, konuyu güzel aktaran bütün şairlere aşığım. Hepsinden okuyabildiğim kadar etkilendim. Ünlü fütürolog John Naisbitt, “Milli eğitim bakanı olsam sınıflara birer şair koyardım” diyor. Ne kadar doğru ve güzel bir söz.

İlk kitabınız “Masamdaki Oyun” kitabının çıkış öyküsü ve “Çanlı Kapı” kitabınızın kapak fotoğrafının manası nedir?

çanlı kapı2005 yılı benim için hem mutlu hem de zor bir yıldı. 2005 yılında bir rahatsızlık yaşadım. O dönemde Gebze Demokrat Gazetesi’ne köşe yazarlığı yapıyordum. 13-14 gün Çapa’da kaldım. Ameliyat geçirdim. Bu arada gazetedeki arkadaşlar mesela o zamanlar gazetenin patronu olan Gülen Hanım’ın bu kitabın basılmasında çok büyük bir emeği vardır. Ben hastanede olduğum için kitabın editörlüğünü dahi yapamadım. Şiirlerim hep vardı ve birçoğu da gazetede yayınlanmıştı zaten. Rahatsızlığımı şiirler sayesinde yendim, öyle düşünüyorum. “Ben bir dize için ömrümü verdim. Biliyorum bir dizeye ömrüm yetmeyecek.” O zamanlarda yazılmış bir sözdür. Herkesin masasında bir oyun vardır. Hayatta bize verilen roller ve gerçekleştirmemiz gereken sorumluluklar ‘Masamdaki Oyun’ kitabının isim anlamı budur. Türkiye Edebiyatçılar Derneği tarafından da ödüle layık görülmüş bir kitaptır.

Yandaşlarım aniden yenik düşse de ölüme

Beni teslim almak o kadar kolay değil.

Yaşamak Azrail ile dalga geçmekse

He hey!

Ben dalgamı çoktan geçtim.

Üşüyorum canımın içi üşüyorum…

Korkular dağlardan, şehrimize mi indi?

 

( Çanlı Kapı – Babama Mektup’ dan alıntıdır. )

Çanlı Kapı kitabında ‘Babama Mektup’ şiirim herkesi ağlatır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından öğretmenler gününde ödül aldı. Çanlı Kapı kitabının kapak fotoğrafını yeğenim çekti. O gördüğünüz kapı artık hiç açılmıyor. Nedeni; bu kapı babamın yani benim doğup büyüdüğüm evin kapısıydı. Biz 5 kardeşiz ve bu kapının arkasında 100 yıllık bir ev var. Biz bu evi bir türlü paylaşamadık. Bayramda gittim evin kapısı örümcek ağlarıyla dolu içeride fareler dolaşıyordu. Canım sıkıldı. Eşimi alıp tatile gittim. Ben de, millet gibi oturup güneşte kızardım. Yani bir baba 5 evladına da sahip çıktı, baktı, büyüttü. Ama 5 evlat bir babasına sahip çıkamadı. Bir evi paylaşamadı.

İyi şairler ve yazarları ayırt etmek için artık ne yazık ki en çok satanlar listesine ve sosyal medya kullanım yoğunluğuna bakılıyor? Siz bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şiirleri ticari düşünmek halkın kültür düzeyini düşürür. İzmir’de bir arkadaşım var dergi sahibi. Rica etti bir tane şiirimi gönderdim. Arkadaşım, hocam bu ay 200 tane fazla dergi sattık şiiriniz sayesinde diye arayıp teşekkür etti. Benim farklı şehirlerde öğrencilerim oluyor onlara kitaplarımdan gönderiyorum. Türkiye’ye gelen bir turiste kitabımı imzalayarak verdim.

Almanya’da bir kütüphanede, Türk bayrağı, Kuran-ı kerim ve benim kitabım yan yana sergileniyor. Arkadaşım bana fotoğrafını çekip gönderdi çok şaşırmıştım. Orada bir Türkiye köşesi yapmışlar ve benim kitabımda orada sergileniyor. Bunlar güzel. Ben bazı şeylerin, şiirin ağırlığına uymadığını düşünüyorum. Şiiri aşağıya çeker. Şöyle açıklayayım; bir kadın güzel değildir ama şiir yazdırır ağırdır. Yani kadın gibi kadındır. Kadın dediğin ağırlığıyla dökülür. Sizi davranışlarıyla, ağırbaşlılığıyla fetheder. Bir başka kadında çok güzeldir ama cıvık cıvık konuşur ve güler. Güzeldir, harikadır sizde gülersiniz ama bu kadar. Şiirde böyledir ağır olması gerekir. Tabii ki şiir tanıtılmalı ama şiiri aşağıya çekecek araçlar kullanılmamalıdır diye düşünüyorum. Sosyal medya şiiri hafifletiyor.

Son olarak gençlere şiir ve edebiyatla ilgili tavsiyeleriniz nedir?

Şiirle uğraşmalarını istiyorum. Ucundan kenarından edebiyata bulaşsınlar. Edebiyat dergilerini takip etsinler. Onlara sahip çıkıp okusunlar. Şiire Emek veren herkes şair olur. Siz güzel söz söyleyemiyor musunuz? Söylüyorsunuz. Siz birisini sevmiyor musunuz? Seviyorsunuz. Siz üzüldüğünüz zaman ağlamıyor musunuz? Ağlıyorsunuz. Başkasının üzüntüsü sizi üzmüyor mu? Üzüyor. Şairlik maddi manevi emek ister.

İsmail Çankaya'ya verilen tebrik ve başarı plaketleri

İsmail Çankaya’ya verilen tebrik ve başarı plaketleri

IMG_4194

İsmail Çankaya’ya bu güzel söyleşi ve değerli bilgilerini paylaştığı için teşekkür ederim.

IMG_3914

Uzun yıllar Melih Arat ve Hakan Turgut ile ortak çalışmalar yapmış olan Selim Çavuş Kişisel gelişim alanında eğitimler almıştır. Türkiye’de okuma sevgisi ve bilincini arttırmak amacıyla dünyadaki Think Tank kuruluşlarından esinlenerek 2007 yılında Düşün Taşın adında bir gençlik kulübü kurmuştur. 12 Ocak 2010 tarihinde Kurucu Başkanı olarak dernek haline getirdiği Düşün Taşın, 2010 yılında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından himaye almaya layık görülmüştür. 

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

Selim Çavuş Kimdir?

1984 İstanbul doğumluyum. Kendimi sosyal girişimci olarak tanımlıyorum. Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün Türkiye’de bir ilk olarak açtığı Yeni Medya Yüksek Lisans Programının ilk mezunlarındanım. Bugüne kadar ulusal ve uluslararası 20 projede koordinatörlük yaptım. Sabancı Vakfı tarafından Türkiye’nin Fark Yaratanları unvanına sahip olarak Sıra Dışı Yaşam Becerileri, Yeni Medya, Sosyal Girişimcilik konularında 40 üniversitede 10.000 kişiye eğitim ve sunumlar yaptım. Şu anda Personel Development Academy (PDA) şirketinde İstanbul Koordinatörü olarak görevimi sürdürmekteyim. Evliyim ve Akil Emir isminde bir oğlum var.

 

Düşün Taşın Derneği’nin kuruluş amacı nedir? Ne tür etkinlikler yürütüyorsunuz?

Dernek Türkiye’deki okuma sevgisi ve bilincini arttırmak için kuruldu. 2020 yılında bir düşünce kuruluşu olmak isteyen, 2030 senesinde de Düşün Taşın Üniversitesi’ni kurmak için çaba sarf eden ve zamanında 8 arkadaş tarafından kurulmuş olan bir sivil toplum örgütüdür. Başarılı insanların hayatını incelediğiniz zaman bu insanların bir yerde bir şeylerle karşılaştığını görürsünüz. Bir seminere katılır, arkadaşının verdiği kartvizitteki numarayı arar… Bunların hepsinin temelinde okumak var. Sabah uyanır uyanmaz okumaya başlıyoruz. Biz sadece okumayı metinler üzerinde sağdan sola hareket ettirilen göz hareketleri olarak algılıyoruz. Ama biz, yüz yüze konuşup bir röportaj gerçekleştirirken birbirimizin hayatını okuyoruz. Seminer programına katılan insanlar, belgesel izleyen insanlar da bir okuma gerçekleştiriyor. Bizim medeniyetimizde okuma 3 türlü:

  • metinleri okumak 2) insanları okumak  3) kâinatı okumak.

İnsan bir konu hakkında bilgi sahibi olmadığı zaman kendisini kötü hisseder. Bir şeyleri bilmek insanı özgür kılıyor. Okumazsak özgür kalamıyoruz aslında. İnsanların düşünmesi ve taşınması için yani taşınmaktan kastımız oradaki bilgileri başkalarına da aktarabileceğiniz bir dernektir. Ülkemizde insanlar hangi kitapları okuması gerektiğini bilmiyor. Ve kitap okumayı ben bir yolculuğa benzetiyorum. Sizin hangi araçla gideceğinize karar vermeniz gerekiyor. Sosyal medyanın da popüler hale gelmesiyle birlikte insanlar kitap tavsiyelerine ihtiyaç duymaya başladı. Bazı insanlar sırf kapağı güzel diye kitap alıyor. Bu ve buna benzer ifadeleri biraz da olsa düzeltebilmek için 2008 yılında Düşün Taşın Kulübü kuruldu. 2010 yılında Düşün taşın derneği haline geldi. Ve şuanda da Türkiye’nin hatta dünyanın farklı noktalarına ulaşmış bir derneğin yöneticiliğini yapıyorum.

Bir girişimci sizce nasıl olmalı?

Biraz deli cesareti olması gerekiyor. Sektörde öyle bir girişime ihtiyaç var mı bu da çok önemli ama. Hiçbir girişimci bir işe başladığı zaman o analiz raporlarının sonuçlarına göre hareket etmiyor. Yemeksepeti.com geçenlerde milyon dolarlara satıldı. Nevzat Çiçek’e geçenlerde nasıl bu iş bu noktalara geldi diye soru yönelttiler. ‘Eğer etrafımdaki arkadaşları dinleseydim. Bu projeyi asla hayata geçirmiş olmayacaktım. Arkadaşlarıma internetten yemek siparişi verilen bir site kuralım yurtdışında bunun örnekleri var bunu Türkiye’de yapalım dediğim zaman yok olmaz saçmalama demişlerdi’ diyor. Siz inandığınız zaman insanlarda size inanmaya başlıyor. Ve siz daha çok proje üretmeye cesaret edebiliyorsunuz. Düşün Taşın Derneği olarak guines rekorlarına hazırlandık bir stadyum dolusu insana toplu kitap okuttuk. Bunu ilk söylediğim zaman yapamazsınız 50 kişi gelmez oraya dediler. Yaptık. Ben ne kaybettim? Hiçbir şey. Biz bir stadyum dolusu insana aynı anda kitap okuttuk ve cumhurbaşkanlığından himaye aldık.


IMG_3923
Peki, siz nasıl bir girişimcisiniz?

Benim hikâyem üniversite öğrencisi olmaya niyet ettiğim zaman başlıyor. Benim babam 45 sene esnaflık yapan bir adam Kıbrıs gazisi annem ev hanımı. Babam yıllarca sigortalı bir işte çalışın diye bizi büyüttü. Benim girişimim Düşün Taşın Derneği’ni kurmuş olmam ve bu derneğin yaptığı büyük projelerdir. Ben liseye giderken 4 tane arkadaşım vardı çok iyi yerleri kazandılar ve başarılı oldular. Ben o grup içerisinde üniversiteyi kazanamayan tek kişiydim. Tekrar sınavlara hazırlanmaya başladım. Çocukluğumdan beri hırslı bir adamım. Kafama koyduğum şeyi yapmaya çalışırım. Küçükken fonksiyon ve polinom sorularını çözemediğim için hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. Yapabileceğimi biliyorum neden yapamıyorum diye ağlıyordum. O arkadaşlarla bir araya geldiğimde onlar üniversite ortamından, arkadaşlarından bahsediyorlar. Ben de bugün 100 tane matematik sorusu çözdüm diyorum. Ve o zaman tabiri caizse hırs yaptım. Ben onların yaptıklarının haricinde bir şey yapmalıyım dedim. O zamanda bir mail grubundan gelen yazılar vardı. Bu yazıda ‘sıradışı yaşam’ denilen bir seminer programına davet ediyordu. Benim aradığım şey bu olabilir dedim. Seminer programına katıldım ve hayatımın değiştiği şey o oldu. Çünkü her hafta bir araya geldiğimizde insanlar nasıl fikirler üretir? Bir girişimci nasıl olunur? Fikirlerimiz nasıl ticarete dönüşür? Gibi konular hakkında 12 hafta boyunca konuştuk. Programın sonunda programı sunan beyefendiye gidip ben sizinle çalışmak istiyorum dedim. Bu adam bize her hafta ‘bu hafta sıra dışı ne yaptınız’ diye soruyordu. Mesela hiç yapmadığın bir şeyi yapıp bu hafta bir Fransız gazetesi al ve onun tasarımını incele, okula giderken sürekli kullandığın yolu değil de farklı bir yol seçip yolu inceleyerek git. Yani aslında bize dünyayı, insanları, ortamı okutuyordu. Derste herkes benim anlattıklarımı büyük bir merakla dinliyordu. Çünkü ben çok heyecanlıyım ve üniversiteyi kazanamayıp tekrar hazırlanıp kazanmanın arkadaşları geçme düşüncesinin birikmiş bir heyecanı var. Sürekli acayip acayip şeyler anlatıyorum. Her şeyi sıra dışı düşünmeye çalışıyorum. Çok basit bile olsa siz hayatınıza sıra dışılığı adapte ettiğiniz zaman her şey daha farklı ve güzel hale gelmeye başlıyor. Mesela çayı getir ama çaya biraz süt ekleyip getir. İngilizler hep içiyor ama burada içilmiyor gel bir deneyelim şunu. Ya da yumurtayı daha farklı bir şekilde yap. 12 hafta boyunca sürekli bir şeyler anlatınca kafa artık daha farklı çalışıyor. Her şeyi biraz sıra dışı yapma eğiliminiz oluyor. Bir söz vardır ‘Etrafını mükemmel insanlarla çevrele.’ Senin etrafında sürekli böyle konuşan insanlar olduğu zaman senin normal bir adam olma şansın yok. Sürekli proje üreten, kulüp faaliyeti yapan adamlarla takıldığın zaman başkaları bir şey yapmadığında, ya hayata küsersin ya da gidip kendinden daha üstün olduğunu düşündüğün adamlarla birlikte olmak istersin. Sonra programın konuşmacısı olan Melih bey’e gidip hocam ben sizin asistanınız olmak istiyorum dedim. O anlattığım hikâyelerden benim biraz kafamın kırık olduğunu anladı sanırım şuan benim asistanımsın dedi. Hocam ne yapacağız dedim. Sen istemedin mi asistanım olmak ne yapacağımızı bana ne soruyorsun dedi. 3 sene boyunca onunla çalıştım her dersine gittim. Beni dersine davet ettiği yer BÜMET (Boğaziçi Üniversitesi mezunları derneği)’ti. Sadece o üniversitenin mezunlarının katılabildiği bir dernek ben onlara ders veren hocanın asistanı olarak üniversite hazırlık öğrencisiyken yanında gidiyordum. Ve o üniversiteye hiç gitmedim ama bir seminer sayesinde o adamlarla sohbet edecek noktaya geldim. O an dedim ki Selim senin buraya gelmenin sebebi o seminer programına katılmanı sağlayan küçücük bir yazı. İnsanlara buna benzer okumalar yapabilecek bir yapı oluşturursan başarılı olursun dedim. Düşün Taşın Derneği 8 kişiyle birlikte seminer anlatarak başladı. Melih Bey’e asistanı olarak iki yıl geçtikten sonra ve onlarca seminerini dinledikten sonra seminer programı sunmak istiyorum dedim. Senin yaşın kaç dedi? 20 dedim. Sen nasıl yapacaksın bunu 20 yaşında dedi? Sizin yaşınız kaçtı ilk seminerinizi verdiğiniz zaman dedim. 18 dedi. 2 sene avantajlıyım o zaman dedim. (Gülüşmeler)  Melih Bey bana cdlerini verdi. Gece izle sabaha not çıkar dedi. Sabah gidip öğrencilere anlatmaya başladım. O zamanlar eşim Esra’da benim öğrencim. O da seminerlere katılıyordu. Öncesinde bizim proje grubumuz vardı. Orada kendi hayal ettiklerimi yapamayınca Düşün Taşın diye bir kulüp kurmaya karar verdim. Onun temelini de bu seminer programı sayesinde atayım dedim. Bu seminer tecrübelerim sırasında beğendiğimiz kişileri tek tek ayırıyorduk. 20 tane lise ve üniversite öğrencisine 12 hafta boyunca ben ders anlattım. Üniversite 1. sınıf öğrencisi iken seminer veren seminer afişlerinde adı yazan bir öğrenci haline geldim. Seminer bitince devam etmek isteyen arkadaşlarla biz yola devam edeceğiz. Ben şu arkadaşları alıyorum diye belirttim. Düşün Taşın Kulübü o seminerden çıkan 8 kişi ile kuruldu. Ve ilk projemizde her hafta bir kitap okumaya var mısınız dedim. Önemli olan bir problemi tespit edip ona akıllıca yollar bulmaktır. Ben eskiden çok fazla kitap okuyan bir insan değildim. Eğer her hafta kitap okuyan bir grupla bir arada olursam mecburen kitap okuyacağım. Ben derslerde hep şunu söylüyordum. Akıllı adam kendi aklını kullanır daha akıllı adam başkasının aklını kullanır. Biz her hafta bir kitap bitireceğiz ama bir şartla dedim. Yine bir araya geldiğimizde herkes kitabın özetini birbirine anlatacak. 1 haftada 8 kitap okumuş olduk.

Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz? Ve Türkiye’nin dünyadaki konumunu nasıl görüyorsunuz?

 

Şuan düşünmüyorum ama ileride olabilir. Türkiye’nin geleceğinde önemli ülkeler arasında yer alacağına inanıyorum. Ve derneği de kurmak istememizdeki en büyük gaye buydu aslında. Biz ticaret, politika, ekonomik anlamda çok iyi noktalara gelebilir çok iyi işler yapabiliriz. Ama her ne olursa olsun bilimin üretildiği, içeriğin üretildiği bir ülke durumuna gelmezsek entelektüel sermaye yani okuyan, yazan, üreten, yazdığı makaleler yabancı dillere çevrilen, ürettiği ürünler yurtdışında kopyalanan hale gelmemiz gerekiyor ki ülke olarak o zaman dünya konjonktürün de önemli bir ülke haline gelelim. Biz bu hayallerle derneği kurduk.

Gelişen teknoloji kitap okumayı etkiliyor mu?

Teknoloji kitap okumayı olumlu etkiliyor. Çünkü benim bu yoğunluğum arasında okumak istediğim 20 kitap var. Ben hepsini aynı anda nasıl yanımda taşıyacağım. Ama teknoloji sayesinde hepsini yanıma alıyor ve okuyabiliyorum. Teknoloji kitap okumayı yok etmez. İnsanlar okusun da nasıl okurlarsa okusunlar. Tablete yükledikleri kitapları dahi okumuyorlar.

Ülkemizde kitap okumak yerine televizyon dizisi izlemek tercih ediliyor bunun nedeni nedir sizce?

Kitapları da televizyon kadar eğlenceli hale getirmek lazım. Ruppit diye bir uygulama var. İnsanların dakikada kaç kelime okuyabildiğini gösteriyor. İnsanlar çok yavaş okuyor ülkemizde biz Düşün Taşın Derneği olarak insanların hızlı okuma alışkanlıklarını arttırmak istiyoruz. MEB’le yaptığımız araştırmada insanların yavaş okudukları için kitap okumaktan sıkıldıklarını keşfettik. 2 senedir Türkiye hızlı okuyor projesi üzerinde çalışıyoruz. Eğitime hızlı okuma derslerinin dâhil edilmesini istiyoruz. Benim okuma hızım 140 civarındaydı artık 350 kelime okuyorum. Hızlı okumak insanın konsantrasyonunu arttırır. Süratli giden bir araba düşünün kaza yapmamak için konsantre olursunuz ama yavaş giderken yanınızdaki ile sohbet eder müziğinizi dinlersiniz. Kitap okumakta buna benzer.

Üniversite öğrencilerine başarı için tavsiyeleriniz nelerdir?

İyi işlerde çalışmaya çalışsınlar. Bu bir kulüp faaliyeti olabilir, organizasyonlar düzenlemek olabilir, üniversitedeki akademisyenlerle oturup sohbet etmek olabilir. Yeter ki bir şeyler yapsınlar bunları yaptığı zaman insan kendisini tanıyor. Öğrenciler zannediyor ki mezun olunca masa başı işim hazır. Hiçbir mülakatta sizin muhasebe dersinde aldığınız notu sormuyorlar. Sen bu üniversite öğrenciliğin süresince ne yaptın diye soruyorlar. Benim blog sayfam var, ben bu kişilerle röportaj yaptım, haberlerim bunlar diyebilmeliler. Benim son tavsiyem bu proje üzerine çalışmaya başlasınlar.

Selim Çavuş ile değerli cümleler bir araya geldi.Söyleşi gerçekleşti.Kainatı okuyun, insanları okuyun son olarak sözün bittiği yer kitap okuyun.

Teşekkürler Selim Çavuş

IMG_3467TRT’nin kıymetli spikerleri Erdoğan Arıkan ( Spor Spikeri) ve Fulin Arıkan (Haber Spikeri) ile mesleğe dair anıların ve bilgilerin paylaşıldığı bol gülümsemeli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

 Söyleşi: Bilge Nur Kenet

 

Erdoğan Arıkan kimdir? Nerede doğdu? Mesleğe nasıl başladı?

 

Adapazarı’nda doğdum. İlkokulu Adapazarı’nda bitirdim. Sonra Gölcük’e taşındık. Liseyi orada okudum. O zaman Yıldız Teknik Üniversitesi’ne bağlıydı. Kocaeli Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümünü bitirdim. Ondan sonrada iş hayatına atıldım. O zamanlar pazarlama işi yapıyordum. TRT sınav duyurularını gördüm. Arkadaşlardan biri “Senin sesinde fena değil buraya başvursana” dedi. Bende “Yok oğlum ya bize mi kaldı” dedim. İstanbul’da bir gün TRT sınavlarına başvurdum ve girdim. Orada başladı TRT hayatım. İlk tayinim Diyarbakır radyosuna çıktı. 3 sene sonra spor spikerliği sınavına girdim. Ankara’ya geldim ve hala daha buradayım.

Siz mesleğe nasıl başladınız Fulin Hanım?

Benim ilkokul öğretmenim Türkçemi çok beğeniyordu. İlk önce onlar yönlendirmişlerdi. İlerde Ankara, İzmir, İstanbul gibi bir yerde olursan muhakkak sınavlarına gir diyorlardı. Ben okurken TRT sınav açınca tarih öğretmenimin söyledikleri aklıma geldi ve sınava girdim. 3 sınava çağırdılar. 3 sınavı da kazandım ve kurs hikâyem başladı. Erdoğan ve ben aynı dönemdeyiz. Hatta o kurs dönemlerinden tanışıyoruz.

Erdoğan Bey, neden spor spikerliğini tercih ettiniz? Farklı alanlarda da çalışma deneyiminiz oldu mu?

Pazarlama sektöründe çalıştım satış elemanı olarak. Spor spikerliği benim çocukluğumdan gelen bir şeydi. Radyo spikerliği de yaptım. Benim çocukluğumda radyodan maç anlatmak ve dinlemek çok önemli bir şeydi. Türkiye’de bugünkü lig TV ne ise maçların anlatıldığı haberin alınabileceği tek kaynaktı TRT radyoları. Çünkü televizyondan yayın yoktu. Çocukluğumda her hafta sonu maç dinlerdim. Ve hep şöyle düşünürdüm. Ya adamlara bak hem en güzel yerden maçı seyrediyorlar hem de para kazanıyorlar. O zamanlar bir hayaldi ama spora ilgiliydim. Babam beni sürekli maçlara götürürdü.

Futbol da oynadım. Sonra bir zaman geliyor, hepiniz bu dönüşümü göreceksiniz. Artık hayat sizden para kazanmanızı istiyor. Yani anne ve babandan para istemek zorlaşıyor. İşte o aşamaya geldiğin zaman bir daha hayaller, hedefler falan zorlaşıyor. O yüzden öncelikle boya pazarlamada çalışmaya başladım. 4 sene orada çalıştım. Sonra TRT sınavlarına girdim. Benim girdiğim ilk sınav İstanbul Radyosundaydı. Bir yazı verdiler elime ben okumaya başladım ve çok heyecanlandım. Nefes alamayacak duruma geldim. Spiker beni durdurdu. Çok heyecanlandın öleceksin dedi. Ben de biraz rahatlamak için arkama yaslandım ve “Bu kadar heyecanlanacağımı tahmin etmemiştim. İnsan ister istemez heyecanlanıyormuş” dedim. Mikrofon açıkmış ve jüri içeriden beni dinliyormuş. Stüdyoda bir ses yankılandı. “Kardeşim işte bu sesle konuş. Biz senin bu sesini istiyoruz” dediler. Böylece bir sonraki aşamaya geçebildim. Yoksa diksiyonum falan hiç iyi değildi. Mesela Fulin Arıkan ile aynı dönemiz. Onlar Allah tarafından spiker olarak gönderilmişler. Zaten onları kurstayken dinlediğim zaman moralim bozuluyordu. Kafamda hep spor spikerliği vardı. Fulin hanım ile girdiğimiz dönemde spor spikeri alınmıştı. Biz radyo spikeri olduk ve radyolara gönderildik. 3 sene sonra spor spikerliği sınavı açıldı ve ben o sınava girerek spor spikerliğine geçtim.

Fulin Arıkan: Yok canım. Ananem benim ilkokul öğretmeniydi ve çok ilgilenirdi. Büyükbabam İstanbulluydu ve yanlış söylediğim zaman sürekli düzeltirdi. Ailen, yetiştiğin ortam bu yüzden çok önemli. Çevren bu konuda duyarlıysa sen zaten kendiliğinden diksiyonun güzel olarak büyüyorsun.

Erdoğan Arıkan: Doğru bir sesle doğmak ve doğru bir bölgede yetişmek önemlidir.

Fulin Arıkan: Erdoğan, ama sen boya pazarlamada da çok başarılı olmuşsundur ve kalsaydın olmaya da devam ederdin.

Erdoğan Arıkan: Olabilirdi tabi. Belki o sektörden çok fazla para kazanabilirdim. Hakikaten öyle bir gidişim vardı. (gülüşmeler)

Spikerlik veya diksiyon eğitimi aldınız mı?

Erdoğan Arıkan: TRT’ye girdikten sonra aldım. Diksiyonun kelime anlamını bilmiyordum, TRT’ye girmeden önce. Ama TRT’ye girdikten sonra TRT sizi baştan formatlıyor. Tam anlamıyla bir eğitimden geçiyorsunuz. Diksiyonun ne kadar iyi olursa olsun o eğitimi almak zorundasın.

Fulin Arıkan: Ben Hukuk Fakültesinin son senesinde okuyorken sanırım belediye açmıştı kursu. Semih Sergen veriyordu devlet tiyatrosu sanatçılarından. Tam olarak tamamlayamadım hatta sertifikamı alamadım ama bir süre devam ettim. Semih hocadan bir şeyler öğrendim. Ama asıl TRT’nin kursunda çok şey öğrendim. Erdoğan, hazır geldiler diye iltifat ediyor tabi ama öyle değil.

Erdoğan Arıkan: Hayır öyle ama. 10 tane yedek alınıyordu. Ben yedeklerdeydim. Fulin hanım seçilenler arasında ilk 5 de idi bizim kursumuzda.

TRT hayatınız boyunca birlikte çalıştınız. Birlikte bir anınız var mı?

 

Fulin Arıkan: 2008 yılıydı. Türkiye Avrupa şampiyonasında yarı finalde Almanya ile karşılaşacağı maç öncesi bütün spor kanalları ana haber bültenlerini maçın oynanacağı İsviçre’nin bir kentine taşıdılar. Biz de ana haber bülteni ile oraya gittik. Yarı final akşamı biz yayınımızı yaptık sonra stada girdik. Stat da maç seyrediyoruz. Erdoğan Arıkan’da o maçta görevli spor spikerlerinden birisi. Ama o gün maçı anlatan Erdoğan değil. Erdoğan ile biz yan yana oturduk. Genelde benim statta maç izleme alışkanlığım olmadığı için statta maç seyretmek anormal zormuş. Çünkü uzaktan futbolcuyu tanıyamıyorsun. Pozisyonu anlamıyorsun. Hatta pozisyon tekrarı bekliyorsun. Herkes penaltı diyor ama sen onu görmemiş oluyorsun. Dolayısıyla maç çok önemli, ben çok heyecanlıyım ama anlayamıyorum. Erdoğan o zaman 90 dakika boyunca bana özel yayın yapmıştı. Herhalde böyle bir lüksü kimse yaşamamıştır. (gülüşmeler)

Erdoğan Arıkan: O zaman bende bir anımızı anlatayım. Diyarbakır radyosunda çalışıyoruz. Saat başı radyodan haber okuyoruz.  O günde nöbetçi benim. Bende o kadar iddialıyım ki beni haber okurken güldüremezsiniz dedim. O zaman daha çocuğuz tabi 20-25 yaşındayız. Birbirimizle iddialaşarak yayına giriyoruz. Ben Fulin’e 3 kere teklersin diyorum o hayır 2 kere diyor ve iddiaya giriyoruz. İki kereden az teklerse o kazanmış oluyor. Biz böyle iddialaşırken ben yayına girdim ve haberi okumaya başladım. “İyi günler sayın dinleyiciler saat: 09.00. Sabah haberlerini sunuyoruz…” falan ben okumaya başladım ve çokta rahat okuyorum. Fulin şaklabanlıklar yapıyor yanımda. Ben aldırmıyorum fakat haberin sonuna doğru Fulin abartmaya başladı. Beni güldürecek ya, aslında beni güldürse felaket olur. Genç olduğumuz için işin sonunu düşünmüyoruz. Yayında sesi açıp kapatan mikrofon ve içerisi ile konuşmaya yarayan mikrofon var. Ben Fulin’in bu hareketlerini görünce iş zıvanadan çıktı rahat hareket edememeye başladım. Fulin zaten gülmeye başladı gülmemek için burnunu sıkıyor garip garip sesler çıkıyor. Bende Fulin ile konuşmak için sesi kestiğimi zannederek döndüm ve “Sussana kızım” dedim. Ama sesi kesmemişim. Aynen bu yayına çıkmış. Biz kafamızı kaldırdığımızda bütün müdürler camın diğer tarafından bize bakıyordu. Haber dinleyenler haberin ortasında “Cumhurbaşkanı Turgut Özal bugün İstanbul’a gitti. Sussana kızım” diye bir şey duydular. Tabi soruşturma geçirdik. Sarı zarf dediğimiz bir ceza yedik. TRT’nin kuralları kesindir. Biz yıllarca Ankara’ya geldikten sonra aynı stüdyoda olduğumuz zaman hep güldük birbirimize. Aynı anda duramıyoruz stüdyoda. Fulin ana haber bültenini sunardı sonra ben sporu sunmak için gelirdim. O beni görmesin diye dışarıda beklerdim. (gülüşmeler)

TRT’nin özel kanallardan farkı nedir? Özel kanalda çalışmayı hiç düşündünüz mü?

Erdoğan Arıkan: Düşündüm. Fulin hanımda çok düşündü. Çok fazla teklifler geliyordu. TRT ile diğer kanalları karşılaştırdığım zaman benim için TRT hep ağır bastı. Bir defa özel televizyonda çalışmak istiyorsan İstanbul’a gitmelisin. Bizim Ankara’da çok rahat oturmuş bir sistemimiz var. Ankara’da TRT’de çalışıyorsan ulaşım ve hayat çok rahat. İstanbul’a geldiğin zaman bir koşturmacanın içerisine gireceksin bu kolay bir şey değil. İstanbul’a geldiğin zaman Ankara’daki standardı yakalaman çok zor. Aldığın ücretin 3 katı bir ücret alman lazım ki yine aynı şartlarda yaşayabilesin. Bu o kadar kolay değil. Hep buna değer mi değmez mi hesabı yaptık.

Futbol spikerliğinde tarafsız olmak gerekiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz ya da yaşadığınız bir anınız var mı?

Erdoğan Arıkan: Objektif olmak en kolayı. Eğer yayıncılık yapıyorsan mutlaka bir felsefen, bakış açın olmalı. Eğer bu doğru bakış açısını yakalayabilirsen doğru bakarsın. Örneğin; bir doktor, mühendis vb. başarılı insanlar takım tutabilir. Ve onlar için Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş fanatiği olmak ekstra bir şey değildir. Hayatlarında sorguladıkları bir şey değildir. Ama bir gün birisi onlara gelse ve deseler ki doktor bey siz takımınız konusunda çok fanatiksiniz ama şimdi bir tercih yapın ya tuttuğunuz takım ya işiniz deseler. Para kazandığı işini tercih eder. Bize Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın ne faydası var. Ben ya spor spikerliği yapacağım ya da Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş’ı deliler gibi tutmaya devam edeceğim. O mikrofonun arkasına geçtiğim andan itibaren benim için tüm takımlar ölüyor. Benim için önemli olan orada mesleğimi iyi yapabilmek, düzgün bir şekilde sunumumu yapabilmek oluyor. İşinde başarılı olmuş insanlar akşam televizyonun karşısına geçip spor haberlerini dinliyorlar. Benden haber bekliyorlar. Ben de onlar gibi başarılı bir insan olarak onlara güzel vakit geçirmeleri ve güzel bir sunumla programı dinlemeleri için çaba sarf ediyorum. Bazı spikerler kale arkasındaki çapulcuları düşünerek konuşuyor. Yani nasıl düşünürseniz öyle konuşursunuz. Televizyonculuk böyledir. Doğru şeyler düşünmeye ve doğru bir çizgide hareket etmeye çalışıyorum. Ben sadece maçı anlatırken değil ben maç seyrederken de insanların neye tepki verdikleri ve neye sinirlendiklerini ölçerek dinliyorum. Mesele şu; karşı tarafı da düşünebilmek ve anlayabilmek. Beklentileri karşılayabilmek yani. Herkes yayıncı artık. O yüzden bizim bir farkımız olmalı.

Peki, Fulin Hanım sizin haber spikerliğinde olmazsa olmaz dediğiniz mesleki ölçütleriniz var mı?

Haber spikerliğinde tarafsızlık çok önemlidir. Mesela haber sunarken duygular yansıtılır ama duyguları yansıtabileceğiniz alanlar vardır. İdeolojiler, fikirler yansıtılmaz ama duygular zaman zaman yansıtılır. Bunun haricinde haberin özü tarafsızlık olmalıdır. İnsani ve genel kabul görmüş ahlaki konularda yorum yapabilirsin ama ben her zaman şunu söylüyorum spiker, bir haberi okuduktan sonra ona yorum yapacaksa söyleyecek fazladan bir şeyi olması lazım. Herkesin düşündüğünü, söylediğini söylemek yorum yapmak değildir. Ama siyasi konularda görüş bildirmek bir haber spikeri için doğru bir davranış değildir. Diğer bir önemli nokta samimiyettir. Haber spikeri asla haber spikerini oynamamalı. Kendi gibi olmalı, doğal olmalıdır. Eğer siz doğal olursanız karşı tarafa ulaşabilir ona anlatabilirsiniz. Eğer doğal olmazsanız sıradanlaşırsınız.

Spor spikerliğinin haber spikerliğinden farklı bir zorluğu var mı?

Erdoğan Arıkan: Farklı bir zorluğu var. çünkü haber spikerliğinde genellikle önceden hazır ve birilerinin kontrolünden geçmiş, özenle cümlelerin kurulduğu bir haber bülteni vardır. Promterdan yazılar geçer ve siz okursunuz. Spor spikerliğinde hem bu anlattıklarımı yaparsınız hem de canlı maçı anlatırsınız. Asıl spor spikerliği de odur zaten olan bir şeyi sizin yorumlamanız, doğaçlama yapmanız o kadar kolay değil.

Değişen teknoloji ile birlikte geçmiş gazetecilik, spikerlik ile günümüzdeki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erdoğan Arıkan: Biz şunun farkına vardık. Dünya tarihinin bence en keskin dönüşlerinin yaşandığı dönemin insanlarıyız. Bilgisayarın bulunması dünyanın teknolojisine müdahale etmiştir. İnternetin bulunması, medyanın değişimi o kadar keskin hatlar var ki bunu birkaç cümle ile anlatamazsın. Bir defa değişen insan var.

Twitter muhabirleri ve sosyal medya muhabirleri çıktı. Siz ne düşünüyorsunuz bu durum hakkında?

Erdoğan Arıkan: Eskiden böyle bir şey yoktu. Rutin bir hayatımız vardı. 10 sene önce tek kapılı buzdolabı benim evimde olduğu gibi bir başkasının da evinde vardı. Sonra dünya birden değişti. İnternet, bilgisayar denen şey geldi. Hayatın formatı değişti ve biz bu değişimi yaşadık. Siz belki bu değişimi fark etmeyebilirsiniz Gözünüzü açtığınızda internet vardı. Ben TRT sporda ilk göreve başladığımda iki ajanstan gelen teleks, haber kaynağıydı. Başka bir haber kaynağınız yoktu. Avrupa’dan haber alamıyordunuz. İnternet diye bir şey yoktu. O habercilik çok durağan ve ağır bir habercilikti. Çok fazla sorumluluğun da yoktu. Olanı verirsin biterdi. Şimdi çok değişik kaynaklardan haber akışı var ve çok dinamik bir ortam var. Bu dinamik ortamın gerekliliklerini yapmak zorunlu. Her şey çok hızlandı. Düşüncenin de buna bağlı olarak hızlanması lazım. Özellikle teknolojik gelişmeler haberciliğe inanılmaz bir hız kattı.

Teknolojideki gelişmeler muhabirliği yok eder mi?

Fulin Arıkan: Yok etmez. Ben her zaman şuna inanırım. Makine insanın yerine geçemez. Duygu yok, bakış açısı yok. Artık muhabirlerin fark yaratması bakış açısı katması lazım. Hızdan ötürü bilgiye ulaşmak çok kolay. Ama aynı zamanda da bilgi kirliliği var. Muhabirin çok uyanık olması lazım, haber kaynaklarından emin olması lazım, teyit çok önemli. Bir bilgiyi bir yerden alıp direkt servise koyamazsınız. Birçok teyit aşaması var onları gerçekleştirmek lazım. Muhabir çok önemli bence. Muhabir her zaman muhabirdir.

Spor spikerliğini meslek olarak düşünen öğrencilere tavsiyeleriniz nedir?

Erdoğan Arıkan: Spor dünyasını ve maçları takip etsinler. Şunu söyleyeyim akılları ile hareket etsinler. Görünenin arkasını görmeye çalışsınlar derinini görmeye çalışsınlar. Bunu yapabilenler fark yaratıyor hayatta. Özellikle bunu spor dünyasında yapabilmek çok önemli. Bir spor haberi yaptığınız zaman bunun nereye gittiğini ve kimlere hitap edeceğini görmeleri gerekiyor. Ona göre cümlelerini, hedeflerini belirlemeleri gerekiyor. Bunun içinde akıllı düşünmeye ihtiyaçları var. Gençlere şunu söylemeliyim. Farkında değiliz ama özellikle hayatımızla ilgili en önemli kararları 20’li yaşlarda veriyoruz. 20 yaşında işinizi seçiyorsunuz. 25 yaşında eşinizi seçiyorsunuz. Ondan sonra hayat şekillenmeye başlıyor ve o hayatın içerisinde hep küçük küçük kararlar veriyoruz. Aslında o kararlar size büyükmüş gibi geliyor ama dönüp baktığımızda ben en büyük kararı 20 ve 25 yaşında verdiğimiz görüyorum. Bunu şimdiden bu yaşta görmek önemli. Ben o yaşlarda bunu görememişim. Yanlış karar mı vermişim hayır. Ben şimdiki gençlere bakıyorum hayata bir şey olabilmem için mutlaka bir tanıdığa ihtiyacım var gözüyle bakıyorlar. Hâlbuki bir şey olabilmen için iyi bir insan olmaya, donanımlı bir insan olmaya ihtiyacın var. Hayatın gerekliliklerini karşılayabilecek bir insan olmaya ihtiyacın var. Torpilin olsun veya olmasın. Bunlar sende varsa ve üzerine bir torpilin varsa evet bir yerlere gelebilirsin. Eğer hiçbir şey değilsen ve birilerinin itmesiyle yürüyorsan bir yerden sonra patlayıp gidiyorsun. Öncelikle iyi bir donanım ve hedeflere kitlenmek önemli. Zaten ondan sonra patlayıp gidiyorsun. Bana gençler soruyorlar şimdi TRT’ye girmek için torpil gerekli mi? Bende diyorum ki onlara, peki sen TRT’ye girmek istiyorsun. Şu anda gelsen ve TRT’de jürinin karşısına otursan TRT’nin istediği özellikler sende bulunuyor mu? Bunu düşünmeden önce torpil bulmalıyım diye düşünüyorlar. Hâlbuki ben olsam torpil aramak yerine önce kendimdeki eksikleri geliştirmeye çalışırım. Bir dil daha öğrenirim birkaç dergi daha okumaya çalışırım.

Fulin Arıkan: Artık konuşan haber spikeri aranıyor. Biz başladığımız zamanlar olayı anlatan ve sürekli haber aktaran konumda değildik. Onu güzel okumak, tonlamalara dikkat etmek önemliydi. Şimdi konuşmak çok önemli. Bizim Türk eğitim sistemindeki açığımız da bu. Biz konuşma özürlü bireyler olarak yetişiyoruz. Anlatıma dayalı olmayan bir eğitim sistemimiz var. Sürekli bir kutucuk işaretleyerek öğreniyoruz. Kendini ifade ederken bir şeyleri anlatırken sıkıntı yaşıyoruz. Doğaçlama yapamayan bireyler olarak yetişiyoruz. Yani kendiliğinden güzel konuşma, rahat konuşma, güzel ifade tekniği yok. Bence spiker olmak isteyen kişi en çok bunun üzerinde dursun. Sadece iyi okuması sesinin iyi olması yeterli değil. Bizde güzel konuşma ve yazma dersleri vardır ilkokulda sadece el yazısıyla yazı yazmayı öğretiyorlar. Güzel konuşma farklı bir şeydir. Bunun içinde hem çok okumak önemli hem de kelime haznesinin gelişmesi önemli. Hem de uzun konuşma provalarıyla kişinin kendini uzun konuşmaya hazırlaması gerekli. Bence önemli olan şeylerden bir tanesi bu.

Kendisini 15 Mart 2030 da saat 10.27 de savaşları durdurmaya adamış, “Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım”, “Adam Dediğin Benim Gibi Olur” , “İflas Etmenin Yolları” , “Dünyanın En Akıllı İnsanından Masallar” , “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” , “Yerim Seni ÖSS” , “Sen Şimdi Gidecen Ya Cehennem’in Dibine Git”, “Sadece Başbakan Okusun”, “Azrail’in Secde Ettiği Adam” , “Parayı Bulduğum An Alayını” , “Kashna Felsefesi” gibi kitapların yazarı. Dünyanın en akıllı adamı olduğunu notere tasdik ettiren Erdal Demirkıran, özgeçmişini silmiş, öz geleceğini ise seminerlerle paylaşıyor. Demirkıran“Daima en iyi ol! Anıların bile ürkütsün insanları. Geldiğin gibi gitme. Geçip giderken, tozu dumana kat. Hayatını anlatılanlarla değil, bildiklerinle yaşa. Bir şeyi yaparken en iyisini yap. Cehennemde bile en iyi sen yan!” diyor. Hayatı ve kendisini çok seven Demirkıran kendisini filozof olarak tanımlıyor. Aynı zamanda kolej, dershane, şirket gibi kuruluşlarda dahi yetiştiriyorResim

Erdal Demirkıran kimdir? Neden dünyanın en akıllı insanı unvanını aldı?

 Çok içine kapanık, elleri cebinde, başı önünde dolaşan bir üniversiteliydim. 18 Haziran 1993 günü, derste arkadaşlarla otururken hocanın sorduğu bir soruya yanıt verdim ve rezil oldum. Odama kapanıp yazmaya başladım. Pasif olmaktan, rezil olma korkusundan kurtulmak zorundaydım. Sosyal hayata girmeliydim. Değişmeliydim. Birine 40 kere deli dersen deli olur’ sözü aklıma geldi ve başladım yazmaya. Aylarca bulduğum her boş kâğıda ‘Ben akıllıyım’ yazdım. Sonra işi abartıp ‘Ben dünyanın en akıllı insanıyım’ yazmaya başladım. Ve artık kendimi dünyanın en akıllı adamı olduğuma inandırdım.

 

Dünyanın en akıllı insanı olduğunuzu söylüyorsunuz. Neye göre en akıllı insansınız?

Akıl üretmek demektir. Benim uluslar arası düzeyde 330 tane projem var. Ben çok bilgiliyim demiyorum, akıllıyım diyorum aynı şey değildir. Q testinde akıl ölçülür ne kadar bildiğin ölçülmez. Güneşe nasıl çıkılacağının dahi formülünü yazmış adamım. Benim yaptığım proje bir özgüven projesidir. Birazdan sahneye çıktığımda herkes aynı şeyi söyleyecek. Neye göre akıllı olduğum sorusunun cevabı: “bana göre”. Bir adamda diyor ki: “ben dünyanın en salak adamıyım” tamam kardeşim olsun o zaman, yapacak bir şey yok ben itiraz etmem. Ben filozofum benim işim felsefe bana çözümsüz sorular getireceksin ben çözerim. Benim işim bu zaten. Benim 11 tane yayınlanmış kitabım var. Onun dışında yazdığım ve yayınlamadığım 3 kitabım daha var.15 tane kitap yazmışım toplamda. Benim yaptığım tek şey bu insanları harekete geçiriyorum onların zihinsel performanslarını en iyi şekilde kullanmalarını öğretiyorum.

Çevrenizdeki insanlara “ben dünyanın en akıllı insanıyım” dediğinizde ne tepki veriyor?

Annem, oğlum sen deli misin, neden böyle şeyler söylüyorsun yavrum dediği gün “Yok anne deli değilim; ben dünyanın en akıllı insanıyım.”diye ısrar ettim. “Olsun oğlum sen yine de kimseye söyleme” diye ısrar etti. Hele babamın duyması çok daha fenaydı. Duyar duymaz gözlerini kapamıştı; babam ağır küfredeceği zaman gözlerini yumar.(gülüşmeler) Üniversitedeki arkadaşlarımın tepkisi daha ilginçti; ben diyorum “Dünyanın en akıllı insanıyım.” Onlar diyor “lan oğlum az akıllı ol.” Dünya barış zirvesini yapacağıma inanan o zaman 4 yaşında olan kızımdı. Yavrum hadi savaşları durduralım dediğimde o da bana hadi baba demişti. 25 yaşındaki bir gence sorduğumda nasıl dedi. 35 yaşındaki kişi hadi canım sen de, bir kere de mantıklı bir şey söyle diyordu. 60 yaşındakilerse reddetmekle kalmayıp bir de alternatif çözüm üretiyorlardı: “Bırak bu saçma sapan işleri de sigortalı bir işe gir hem emekli olursun ne güzel.”(gülüşmeler)

 

“Tüm pişmanlıklar beyni küçültür.”demişsiniz. Hiç pişmanlık duymadan yaşamak mümkün mü?

 Hiç pişman olmadan yaşamaya kalkmayacaksın. En az pişman olarak yaşamaya çalışacaksın. Mümkün mertebe en az keşke ile yaşa. Sen bir üniversiteye başladın işletme okuyorsun keşke iletişim okusaydım diyorsun. O zaman çık iletişime geç. Okul bittikten sonra daha büyük bir keşken olabilir. Bunları minimize etmekten bahsediyorum.

Web sitenizde 2030 yılında neler olacağını yazmışsınız. Bir insan geleceği görebilir mi?

 Benimkisi bir öngörü. Bana çok saçma bir soru geliyor. Erdal Bey siz o tarihte yaşayacağınızı nerden biliyorsunuz. Bana ne ya! Ben o güne kadar ölürsem o benim sorunum değil. Onu benim karım düşünsün, kızım düşünsün, kardeşim düşünsün. Beni ilgilendiren bir şey yok ortada. Ben bir plan yapmışım ona doğru gidiyorum. Plan tutarsa tutar, tutmazsa önemli değil yani. Hani Necip Fazıl’ın bir sözü var “ Hey gidi küheylan, koşmana bak sen! Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!” bunun adı bir hedeftir. Senin 3 gün sonra için yaptığın seminer hedefiyle benim 30 sene sonra yaptığım aynı mantık. Çünkü ikisi de gelmemiş bir tarihtir. Hatta biz ne diyoruz. İsrailliler büyük orta doğu projesini 100 yıl önce yaptılar demiyor muyuz? Hatta bu yüzden başardılar demiyor muyuz? Onları örnek almak adına söylemiyorum. Bu bir hedef belirleme tekniğidir. Ben buraya bunun için geldim benim eğer 2030 hedefim olmasa benim ne işim var burada gider evime çocuğumu severim.

İsminiz kashna felsefenizle birlikte anılmaya başlandı. Bize kashna felsefenizden bahseder misiniz?

 Ben bir filozofum ve benim felsefem bu. Kashna felsefesi insanlara en büyük düşünmeyi öğretiyor. Büyük düşünmeyle yetinme en büyük düşün diyor. Daha büyük düşünen kimse kalmayacak yani.

Küçük hedeflerle başlayıp sonunda büyük hedeflere ulaşmalıyız diyenlerde var.

 Öyle bir şey yok. Önce dev bir hedef koy önüne, sonra hedefini böl. Ben tam tersini iddia ediyorum. Zaten hedefe ulaşmak için adım adım gideceksin istesen de zıplayamazsın. Mesela ben şimdi bir adım atıcam o kapıya doğru gideceğimi bilmezsem adım atarım ama nereye gittiğimin farkında olmam. O yüzden ben küçük düşünmeyi reddediyorum. Ve biz her şeyden önce halifeyiz. Allah bizi yeryüzüne halife yaratmış. Bunu bakara suresinde 23. ayette Allah anlatıyor. Sizi halife var edicem yeryüzüne diyor. Ve o biziz. Allahın halife dediği bir adamın küçük düşünmesi söz konusu olabilir mi?

 

Günümüz gençlerine hatta sizi okuyan her yaş grubundan kişilere ne söylemek istersiniz?

 İnsanın mutlaka büyük bir hedefi olması lazım bende kendime savaşları durdurmayı seçtim. Ben diyorum ki 15 Mart 2030 da saat 10.27 de savaşları durdurucam. Sizde yardımcı olunda beraber durduralım.

SÖYLEŞİ: BİLGE NUR KENET

serdar1

Geçmişin izini sürerek halen doğada yaşayan insanın mücadelesini anlamaya ve anlatmaya çalışan Serdar Kılıç’ın aradığı sadece el becerisi, insan gücü ve üretim değil. Aradığı binlerce yıllık geçmişimiz ile içimize işleyen duygular, gelenekler, öğretiler, hürmet, sevgi, vicdan, saygı ve birlikte yaratılan bir Anadolu kültürü.

 

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

serdar2

Doğaya olan sevginiz nasıl ve ne zaman başladı?

Doğaya olan sevgim hiç bitmedi. Çocukluktan beri içimde olan bir şeydir. Şimdiki çocuklar gibi evde, okulda, kitapta, dergide görmedik. Biz toprakla oynardık, sapan yapardık, çiçeklerle temas ederdik. Dolayısıyla çocukluktan beri kopmadan devam etti. Doğa sevgisi herkesin içerisinde olan bir şey ama biz pek belli edemiyoruz. Henüz 12 yaşında iken dedem ile birlikte kurt izlerini takip etmeye başladım. Hikâyelerini dinledim, nerede ve nasıl yaşadıklarını öğrenmeye çalıştım.  Yani çocukların ebeveyn ile büyümesi önemlidir. Baba ile değil, dede ile büyümeli çocuk. Geçmiş ile günümüz arasında uzun bir bağ vardır. Bu bağı çocuk dedesiyle, ninesiyle kapatabilir. Doğayı ve toprağı tanıdıkça onu daha da sevdim. Hayatımın neredeyse üçte birini doğada geçirdim.

20’li yaşlarda Wolftrack şirketini kurdunuz. Aslında bir genç girişimcisiniz. Nedir Wolftrack şirketi? Bize biraz bahsedebilirmisiniz?

Spor kariyerim devam ederken hep bir ayağım doğadaydı, 20’li yaşların sonunda “Wolftrack” şirketini kurdum. 2008 yılı sonuna kadar 8.000’in üzerinde orta ve üst düzey çalışana; liderlik, grup dinamikleri, iletişim ve motivasyon ağırlıklı eğitimler verdim. 2000 senesinde Türkiye’deki ilk 8-16 yaş çocuklar için Serüven ve Doğa Sporları Kampı’nı kurduk ve hala devam ettirmekteyim. İçimde ukde kalmış bir şey vardı. Çocukların koptukları o bağı onarmak için bir tabiat kampı olsun istedik ve hala etkinliklerine devam ediyor.

Wolftrack şirketinin etkinlikleri nelerdir? Ve çocuklara katkısı nedir?

9-16 yaş arası çocuklar mesela bir sapan yaparak doğayla nasıl temas edeceğini öğreniyor. Şimdiki bir öğretmen sapan yaparak bir çocuğa hayvanları öldürebilirsin diyebiliyor. Biz onlara sapan yaparak doğa ile nasıl temas edebileceğini ters bir şekilde gösteriyoruz. Bu yaptıklarımızın çocuklara faydası onlarda büyüdükleri zaman çocuklarını bu şekilde yetiştirecekler. Doğayı tanıyarak, severek ve doğa ile iç içe.

Bu şirketle ilgili size bir fikrim var. Wolftrack şirketini devlet desteğiyle üniversiteye dönüştürmek istermisiniz? İlk öğrencileriniz hazır. (gülüşmeler)

Olabilir. Fikir çok güzel uygulanabilir. Hem dersler işlenecek hem de doğa ile iç içe uygulamalar yer alacak. Gerçekten çok güzel bir fikir.

Sizin kaç çocuğunuz var? Ailenizde doğa ile ilgileniyor mu?

9 yaşında bir tane oğlum var ismi Tibet. O da benim gibi tabiata meraklı. Zaten İstanbul’da orman içerisinde göl kenarında bir yerde yaşıyoruz. Her fırsatta dışarı çıkmak isteyen eve girmek istemeyen bir çocuk. Ama şöyle diyeyim arkadaşlarından çok farklı bir çocuk Tibet. Birkaç programıma da aldım. Ara sıra anlatıyorum. Onun sorularını bir duysanız şaşırırsınız. Onun planı çok iyi bir bilim adamı olmak ve insanlara yardım etmek şimdilik. Eşim de klinik psikolog oda doğaya ilgili ama benim kadar çok doğayla iç içe değil. O biraz daha şehirde kalıyor işinden dolayı.

Gore – Tex test ve ürün geliştirme maksatlı Güney kutup dairesinde 21 gün -60 derecede yaşadınız. Zorlukları nelerdi?

En büyük faktör stres. Stres ile mücadele etmeyi öğreniyorsun. İnsan zor koşullarda kendini tanımaya başlar. Tepkilerini öğrenmeye başlar. Çünkü şehirde biliyorsun her şey hazır ve önüne sunuluyor. Ama tabiatta zorlu koşullarda kalıyorsun. Ben doğada yaşadığım zorlukları seviyorum. Çünkü onlar beni ben yapan şeyler. Tabii ki çok zor şeyler yaşıyoruz yanımda arkadaşlarım öldü, ayaklarım dondu, günlerce susuz ve aç kaldığımız zamanlar oldu. Tabii ki bu sana daha temkinli ve tedbirli olmayı öğretiyor. Ya da stresliyken bu durumdan nasıl kurtulursun mücadelesine girip çok basit şeylere üzülmemeyi de öğretiyor. Çok çabuk kırılgan olmuyorsun kabuğun daha sert oluyor. Mesela köydeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarı şehirdeki bir insanın üzülmesi için gereken uyarıdan çok farklı oluyor. En basitinden senin dert ettiğin şeylere oradaki adam gülüyor.

Bütün bu yaptıklarınız deneyimle mi elde edildi?

Hepsini deneyim ve tecrübe ile elde ediyorum. Okumak da bir deneyimdir mesela bir başkasının deneyimini elde etmiş olursunuz. Okuduğunuzu uygularsanız bu daha büyük bir deneyimdir.

İnsanlar doğayı mangal yapma alanı olarak görüyorlar. (gülüşmeler) Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seminerlerimde en son ne zaman ateş yaktınız diye soruyorum. Her hafta sonu yakıyoruz diyorlar. (gülüşmeler) Algıyı değiştirmek lazım. Doğa sadece piknik alanı değildir. Fotoğraf paylaşıyorum. Öküz arabası, bir ağaç, güzel bir gökyüzü beğenmeyecek kişi sayısı çok azdır. Oradan bir adam atlıyor ve keşke o ağacı kesmeseydin diyor. Ben zaten ağacın kesilmesini isteyen birisi değilim. Ağaç ne zaman kesilir biliyor musun? Meyve ağacı meyve vermeyi bıraktığı zaman kesersin onu da evine bir masa, sandık, sehpa, mey yaparsın. Evrende sesini, görüntüsünü hala yaşatırsın oda yaşamaya devam eder. Ağaç kesilir tabii ki ama zamanı var her şeyin.

Peki, gençlere öneriniz nedir?

Her fırsatta doğaya gidin, memleketinize gidin, büyüklerinizle vakit geçirin, deniz tatillerini bırakın artık. Deniz tatilleri insanı uyuşturur, zorla para harcattırır. Orda Allahın suyuna para veriyorsun ama dağda vermezsiniz. Daha çok insanlık görürsünüz kendi insanınızı tanırsınız.

Survivor günümüzde son derece popüler bir program. Siz bu programı ve orada yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Survivor isim olarak yanlış bir kere onun ismi oyun olmalıydı. Çünkü survivor demek psikolojik anlamda hiçbir yardım olmadan bir insanın bir durumu zorlu koşullarda idame ettirmesi demek. Bu programın kurucusu Mark Burnett’tir. Kendisini tanıyorum. Acun, bu programın haklarını satın alıp Türkiye’de bu programı yapıyor. Bence survivor Türkiye’de en büyük zaman hırsızıdır. İnsanların zamanını çalıyor. Hepsi düzmece. Bunlar yerine içerisinde daha çok tarihi kültürü olan yarışmalar izlenmeli. Acun’da da böyle riske girecek bir durum yok.

Bir sinema filmi üzerinde çalıştığınızı belirtmiştiniz. Biraz bahsedebilirmisiniz?

Filmin konusu şehirdeki yaşantıdan tabiata geri dönmüş bir baba ve çocuğun hikâyesi. Senaryosunu bir arkadaşımla beraber yazıyoruz. Yönetmenliğini de yine bir arkadaşımla beraber yapacağız. Yapımcısı benim. Hem çocukların hem de yetişkinlerin izleyebileceği bir film olacak. Muazzam bir tabiat filmi olacak. Bu sene çekimlere başlamayı planlıyoruz. Bu film kendi gözümden tabiatı ve insanı anlatan bir film olacağı için benim için çok kıymetli.

Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 

Bireysel olarak hangi mesleği seçersek seçelim şimdiden nasıl bir tabiat- insan ilişkisi bekleriz bunu cevaplamamız gerekir. Çünkü 80lere kadar kırsallarda yaşadık. Şimdi sorsanız 40 yaş ve üzerine evde ışığı kapatırken bile elektriği söndür derler. Musluğa musluk demezler çeşme derler hala. Yani onlardan anlayan insanları yetiştirirsek biz kırsaldaki uygarlığı şehre götürecek bir yaşantı çizeriz. Hayvanla, bitkiyle uğraşmak çok zor bir şey değil. Kırsal yaşama yeniden girmek çok zor bir şey değil. Gençler bunu şimdiki çağla birleştirecek yeni fikirler üretmeli. Baktığınız zaman biz genlerimize işlenmiş olan zorla mücadeleyi yeniden buluşturup dünyaya hükmedecek olan imparatorluğu yeniden kurabiliriz.