IMG_4856.JPG

Best Fm’den yükselen pozitif enerjisi ve bol kahkahalarımızın sahibi sevgili Serdar Gökalp ile canlı yayını kadar güzel, bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu denli güzel bir insanı tanıdığımız için mutluyuz. 98.4 Best FM ile Serdar Yayında. İyi ki de yayında…

 

Radyoculuk hayatınız nasıl başladı?

Lise yıllarımda sürekli bana ‘Sen komiksin bir şeyler yap’ demeye başladılar. Ama sadece söylediler hiç şunu yap diyene rastlamadım. (gülüşmeler) Leman Dergisi’nde de yer aldım bir ara. Buradan selam olsun onlara da. Komiksin ama bir top bile çizemiyorsun o ayrı bir yetenek. Ne yapayım diye düşündüm uzun bir süre. Arkadaşımın gaz vermesiyle beraber bir TV kanalında program yapmaya başladım. Sonra oradan ayrılıp radyoya geçiş yaptım.

  

Telefon şakalarını radyoya taşıyan ilk kişisiniz. Şaka yüzünden başınızın derde girdiği oldu mu?

Telefon şakalarını başkaları da yapıyor. Ben senaryo ile telefon şakası yapan ilk kişiyim. Bir şakayı siz 15 dakikada dinliyorsunuz ama o şaka 15 dakikada oluşmuyor. Siz bana bir yakınınızın açığını paslıyorsunuz. Ben de bunun üzerine 2 gün oturup senaryo yazıyorum. Hatta 3 gün boyunca senaryo yazdığım oldu o da malumunuz “Papatya şakasıydı”

 

Best Fm’de sağ olsun bu konuda bana hep destek olmuştur. Sadece telefon şakası yapmam için bana özel bir prodüksiyon açtılar. Şaka yaptığım günlerde orayı kullanıyorum. Duvarlarında bir sürü kâğıtlar, cevap olarak evet derse ne yapacağım hayır derse ne olacak hepsi yazılı. Sen bana malzemeyi paslıyorsun. Ben o malzeme üzerinde en az 1 gün çalışıyorum. Şakalardan dolayı başım hiç derde girmedi. Artık sesimden de tanıyorlar. Bu konuda zorlanıyorum. (gülüşmeler)

 

Şakalarınızı TV programı olarak yapıyordunuz. Tekrar düşünüyor musunuz?

Aklımızda var böyle bir düşünce teklifte geldi. İstediğim şeyi yapmak istiyorum. Mizah insanıyım ben. Şu an youtube’a yoğunlaştım. Youtube’da bir komedi dizisi çekeceğim. Televizyonda da yayınlanabilecek profesyonellikle olacak. 2 erkek kardeşin başına gelen olayların anlatılacağı 30 dakikalık mizahi bir dizi olacak.

 

Radyonun geleceği sizce nasıl? Radyoculukta sosyal medyanın önemi nedir?

 Sirkeci’de ilk radyo yayını yapıldığından beri radyo hayatımızda var. Enerji biter radyo bitmez. Yakın bir tarihte yurdun genelinde elektrikler gitti. Birçok ulusal kanal jeneratörleri yettiği kadar yayınlarını yaptılar. Sonra siyah ekrana düştüler. Ama pilli radyosu olan herkes radyo yayını dinleyebildi. (gülüşmeler) Çağımız internet çağı bunu inkâr edemem. Yayınımız radyodan ne kadar dinleniyorsa internetten de o kadar dinleniyor. Dağ bayır gezmeyi çok seven birisi olarak radyo her yerde var diyebilirim. Plajda televizyon izleyen göremezsin ya da kitap okurken televizyon izleyemezsin ama bunun hepsini radyo dinlerken yapabilirsin. Radyonun bir de şu özelliği vardır. Çaldığım tüm parçalar senin mp3 playerında vardır ama orada bir Cem Arslan, Yasemin Şefik, Altan Kiraz yoktur. O yüzden radyolara sadece bir müzik kutusu olarak bakmamak lazım. Mp3 playerın dinlediğin müziğin arasında gündem haberlerini seninle paylaşmaz ama radyo içerisinde bizim bir de haber merkezimiz var. O yüzden radyolar, radyocular olduğu müddetçe var olacaktır.

 

Radyoda mizah dilini ele alıyorsunuz. Sizi de bu alanda çok başarılı buluyorum. Çünkü radyoda mizah yapmak zor bir mecradır. İnsanları ağlatmak kolaydır ama güldürmek zordur.

Çok teşekkür ediyorum. Beni bu alanda ciddiye aldıklarını “Mizah Üretenler Derneği”nden ödül alınca fark ettim. Hımm demek ki oluyormuş dedim. (gülüşmeler)

 

Mesleğe dair unutamadığınız bir anınız var mı?

Yayında bir kere mikrofonu açık unutup arkadaşımla konuşmuştum. Çok eski bir anıdır. Yıl 2003. Genelde canlı yayına telefonumu almam çünkü akrabalar arıyor şarkı istiyor. (gülüşmeler) O gün yanıma almış bulundum. Telefon sürekli çalıyor. Şimdi ara veriyoruz dedim, kulaklığı çıkarttım mikrofonu kapatmamışım. Arkadaşımla buluşma planı yaptık. Telefonu kapattım sonra babam aradı. Normalde babam ben yayındayken hayatta aramaz. Ekstra bir şey olması lazım. ‘Arkadaşınla buluşamazsın benim yanıma geleceksin’ dedi. Sen nereden biliyorsun buluşacağımı dedim. ‘Mikrofonu açık bıraktın kapat onu kapat’ dedi. Anım bu. (gülüşmeler)

 

İlk yaptığınız anons ve ilk çaldığınız şarkıyı hatırlıyor musunuz?

İlk anonsumda; Merhaba değerli dinleyenler, bundan sonra hafta içi bu saatlerde serdar yayında dedim. Herkes programın adını ‘Serdar Yayında’ olarak anladı. Hâlbuki ben yayında olduğumu belirtmek istemiştim. (gülüşmeler) öyle kaldı. İyi ki de kalmış. İlk çaldığım şarkı da Ajda Pekkan’dan ‘Gözün Aydın’dı.

 

Bu mesleği tercih edecek öğrencilere tavsiyeniz nedir?

Yapmasınlar. (gülüşmeler) çok ciddi söylüyorum yapmasınlar.

 

 

Cümlelerde hiç takılmadan ve düşmeden koşan radyonun Usta mizahçısı Serdar Gökalp’e bize ayırdığı değerli vakit için teşekkür ederiz.

Röportaj: Bilge Nur Kenet                     Kamera: Vedat Ayaz

Reklamlar

 

Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü görevinde iken 24 Ocak 2001 günü saat 17:40 sıralarında makamından Valilik Binası’na makam aracıyla seyir halinde iken, Sezâi Karakoç Bulvarı üzerinde Et Balık Kurumu ile Eflatun Park arasında, kimliği belirsiz kişilerce pusuya düşürülerek açılan ateş sonucu olay yerinde şehit edildi. Bu cinayet hâlâ çözülememiş olmakla birlikte, Hizbullah tarafından işlenildiği iddia edilmektedir. Hakkında pek çok gazete yazısı ve kitap yazıldı. Ayrıca Gaffar Okkan’ın hayatını ve bu suikastı konu alan “3310 Öldürüldü” isimli kitap Emrah Gürkan tarafından kaleme alındı.

ali-gaffar-okan-medyatik-bakis

 

mujica 2

“En yoksul devlet başkanı olarak anılıyorum ama kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar sadece pahalı bir hayat tarzına sahip olmayı sürdürmek adına çalışan insanlardır ve her zaman daha fazlasını, daha fazlasını isterler”

 

İzmir’i ziyaret eden Uruguay eski Devlet Başkanı Jose Alberto Mujica Cordano, söyleşi için geldiği Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde izdihama neden oldu. Jose Mujica, söyleşi sırasında kendisine yöneltilen soruları cevapladı. Nobel Barış Ödülü’nü reddetmesine ilişkin görüşleri sorulan Mujica, “Bu kadar savaş dolu bir dünyada ne yüzle Nobel Barış Ödülü veriyorlar? İşte bu yüzden şöyle düşündüm; ‘Ben bunu reddedeyim, başkası alsın.’ Çünkü dünyanın her köşesinde savaş var. Bu aslında bir depresyondur. Bugün teknolojik gelişme karşısında bile hala savaş var ve savaşın en büyük maliyeti hiç de savaşta sorumluluğu olmayan taraflara çıkıyor. Burada kimsenin kafa karışıklığı yaşadığını düşünmüyorum. Şöyle bir mevzu var; kavga etmenin başka türlü de yöntemleri vardır. Modern şekillerde, insanları organize ederek, onların gücünü, beynini kullanarak, insanların zihniyetini kullanarak da savaşsız mücadele mümkün. Böylece acılara da neden olmazsınız. Çünkü teknolojik gelişmeler ve ilerlemeler sadece zengin olanlara ve hükümetlere yarıyor. Bence dünyanın tüm halkları barış için, umut için bir araya gelmeli, savaşa hayır demeli” dedi.

Bir-Beş-Yıl-1

Yoksulların üzerinde çok fazla baskı olduğunu, fakir dendiğinde halktan değil bireyden bahsedildiğini ancak bunun tartışılması gerektiğini dile getiren ve sadece bir çantayla yaşamayı da öğrenmenin gerektiğini vurgulayan Mujica, “Çok az materyalle, çok az eşyayla. Bu, bu tarz bir algı. İşte o yüzden meslektaşlarımla, yoldaşlarımla, özgürlüğümüze düşkünüz, özgürlüğümüzü seviyoruz. Peki özgürlük nedir? Bireyselliktir. Çok fazla vakti olmaktır ve bu vakitte arzu ettiğini yapabilmektir özgürlük. Ama tabii ki diğerlerini yargılamadan. Bir şey satın aldığınız zaman bunu aslında parayla satın almıyorsunuz. Bu parayı kazanabilmek için yaşamınızdan bir zaman ayırıyor ve bu zamanla almak istediklerinizi alıyorsunuz. Eğer şansınız varsa, bu zamana sahipseniz; asıl zenginlik budur. Bazı eşyaları alırsınız, ama yaşamdaki zamanı satın alamazsınız. Süpermarkete gidip ‘Bana beş yılımı verir misiniz?’ diyemezsiniz” ifadelerini kullandı.

 

IMG_3175

12 Eylül darbesinden sonra tutuklanan ve 1991’de Şartlı Tahliye Yasası ile tahliye edilmesine rağmen 1993’te tekrar tutuklanan Tahir Canan Yeni Kanunlaşan 4. Yargı Paketi kapsamında toplam 32,5 yıl tutukluluğun sonunda 30 Nisan 2013 tarihinde saat 15.30 itibari ile Bandırma M Tipi Cezaevi’nden tahliye edilmişti. O günleri anımsamak istemeyen Canan, Türkiye’nin en uzun süreli siyasi tutuklusu olarak biliniyor.

Haber: Bilge Nur Kenet

Gaziantep’de karısı ve üç çocuğuyla oturduğu mahallede sağ görüşlü 1 kişinin öldürülmesi ve bir kişinin de yaralanması üzerine 25 Mayıs 1979 günü Tahir Canan’ı “siyasi amaçla adam öldürmek” suçundan içeriye alıyorlar ve 32 yıllık mahkumiyet hayatı başlıyor. O günleri anımsamak istemeyen Tahir Canan: “Benim üzerime birçok cinayet attılar ama benim hiç biriyle alakam yoktu. 1979 yılında hapse girdim. Üzerime bir cinayet attıklarında yıl 1978 idi. Ben bundan dolayı hapse girmemek için 1 yıl firar gezdim. Bu olay Gaziantep’te yaşandı. Benim üzerime komşumu öldürdüğüme dair bir cinayet atıldı ki, o saatte benim yanımda en azından 15 kişi vardı. Bu deliller olmasına rağmen beni 1 kişiyi öldürmek ve 1 kişiyi de yaralamak suçundan yargıladılar 36 yıl ceza verdiler. 12 yıl sonra şartlı tahliye yasası çıktı ve küçük oğlum İlhan ancak 13 yaşındayken beni görebildi. Kendime yeni bir hayat kurmaya başlıyordum ki 1993 yılında Yine bir mayıs günü Malatya’da bir akraba ziyaretindeyken gözaltına alındım. Bu kez suçum Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP) üyesi olmaktı. Bütün kâbuslar geri geldi. Gözaltı, işkence, mahkeme, 12,5 yıl hüküm… Yine dört duvar, yine beklemek. İkinci tutuklamayla birlikte şartlı salıverme yasasıyla tahliye olduğum infaz da yandı. 36 yıllık ceza geri döndü ve hüküm verildi: Önce 12,5 yıl, ardından infazı yanan 36 yıllık ceza yatılacak. İçeride okudum, yazdım, tahtadan abajurlar yaptım, şallar ördüm ve bekledim. İçeriye girdiğim de 26 yaşımdaydım şimdi ise 60 yaşımdayım” diyen Canan, “Biz istesek de istemesekte her şey değişir. İçeriye girdiğim dönemde ne bilgisayar vardı ne de cep telefonu. Telefonlar posta hanelerden belirli saatlerde kullanılıyordu. Şuan birçok şey bana o kadar yabancı geliyor ki cezaevinde geçirdiğim işkenceli zor günlerden sonra” diyor.

“Ben oradaki işkenceleri anlatmaya kalksam ne zamanım yeter ne de ömrüm”

“İnsanın saçlarını ve bıyıklarını tek tek yoluyorlardı, askıya asıp elektrik veriliyordu, bunları tekrardan anlatarak yaşamak istemiyorum aslında. Biraz ötelemeye çalışıyorum. Ama ne kadar öteleyebilirim yaşadıklarımı. Bir gün bana serum vermeye başladılar neden serum verdiklerini pek anlayamadım. Oysaki ben 8 gündür aç ve susuz kaldığım için böbreklerim parçalanma noktasına gelmiş o anda beni bir masaya oturtup serum vermeseler ben ölmüş olacaktım. En ilginci de çelik tek gözlü bir dolaba bizi kıyafetsiz bir şekilde koyuyor üzerine de bir ıslak battaniye sarıyorlar ve vücut ısısı ile kurumasın diye üzerinize yukarıdan damlayan bir su var. Bunu yaşattılar bize. Demek ki insan vücudu çok farklı işliyor. Normalde olsa hemen zatüre oluruz, ölürüz ama hiçbir şey olmuyor. Demek ki beynin kendine göre bir motivasyonu var ki oradan herhangi bir hastalığa yakalanmadan çıkıyorsun” diyen Canan “Yaptığımız işlerin başımıza böyle bir şey açacağını düşünmedik belki düşünseydik başka bir yere gitme durumumuz olurdu. Ben o yıllarda asıl mesleğim olan terziliği yapıyordum ve inatla ben buradan ayrılmam dükkânımı başka bir yere taşımam demiştim. İnsanın mücadelesinin bitmeyeceğini Ali Ufuk Arıkan’ın yazarlığında “Büyük Tutsaklık” kitabında anlatmaya çalıştım.”

IMG_3183

“Bu hukuk burada bitmez hak aramakta sınır yok”

12 Eylül olayları kesinlikle bir insanlık suçudur diyen Canan, hapisten çıktıktan sonra devlete 10 yıl hatalı infaz uygulaması nedeniyle dava açtığını ve daha sonra davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığını ifade etti. “15 Nisan 2013 tarihinde meseleyi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdım. O mesele üzerine karar vereceğine eksik evrak meselesine takılmış” dedi. Bunun üzerine kararların asıllarının mahkemelerde olduğunu ifade eden Canan, yaşadıklarını şöyle anlattı: “İşleri yokuşa sürmek, aslında, suç işleyenleri suça teşvik etmek demektir. Anayasa Mahkemesi de bunu yapmakta. Mesele ne idi: hakkımda hatalı, yanlış infaz uygulaması idi. Devletin yanlışları nedeniyle 32 yıl cezaevinde yattım. Bunun son 10 yılı da hatalı infaz uygulamasıydı. Hatalı infaz uygulaması nedeniyle ilgili mahkemelerden davacı oldum. Aslında eksik evrak diye bir şey de yok. Evrakların hepsi sağlam ama aslı değil fotokopisi. Anayasa insan hakları mahkemesi (AİHM) de hiçbir başvurucudan evrakların aslını istemez. Israrla evrakların fotokopisini ister. Dosyada olan evrakların aslını Adalet Bakanlığı’ndan ister, temin eder.” Aslının temininin çok zor olduğunu ve uğraşarak ancak 15 yılda temin edilebileceğini söyleyen Canan, “Maksat işi yokuşa sürmektir” dedi.

Tüm bu davalar ve yaşananlar unutulmazken Tahir Canan, huzuru kitaplarda arıyor. Gebze’de açtığı sahafta (Özgürlük kitapevi) ziyaretine gelenleri kabul eden Canan, “İlkokul öğrencilerine sponsorlar aracılığıyla kitap yardımı yapıyoruz ve yazarlarıyla buluşturuyoruz” dedi.

14.04.2006 tarihli evrensel gazetesi bu halde verilmişti Tahir CANAN a...

14.04.2006 tarihli Evrensel gazetesi hapishaneye bu halde verilmişti.

12 Eylül utanç müzesinden

12 Eylül utanç müzesinden Tahir Canan’ın cezaevinde yaptığı elişleri

5Kendisini; “Kimine göre hoş adam, ama boş adam. Kimine göre de iyi adam, aykırı adam… Bana göre insan olmaya çalışan, çıraksı duygularla dolu, yaşamdan yana ne varsa soran, sorgulayan, ermişin dergâhında kaya tuzu yalamayı öğrenmeye çalışan bir adam. Şuralıyım, buralıyım ne önemi var. Dünyalıyım der geçerim… Şiirin tadını dudaklarıma bulaştırdım ya, hangi dünyada olursa olsun, şiir dudaklı kadınları hep öperim. Bu yüzdendir ciğerlerimdeki izlerin mucizesi… Bu yüzdendir yaşadığım kentin dudaklarına şiir bulaştırmam… Bu yüzden…” diye açıklayan İsmail Çankaya ile edebiyat ve şiir üzerine konuştuk.

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

 

“Masamdaki Oyun” ilk şiir kitabınız. Bu kitaba kadar yazıyla ilişkiniz ve kişisel geçmişinizle ilgili okurlarımız için neler söyleyebilirsiniz?

2

İsmail Çankaya

Ben Denizli’de büyüdüm. Lise yıllarımda dağlarda çobanlık yaptım. Bizim çevremizde halk ozanları vardı. Onlardan güzel sözler duyardık. Benim şiir hayatımda böyle başladı. Önümüzde keçiler, koyunlar ve onun arkasında yalnızlık insanları çok farklı duygulara iter. Bu farklı duygularda bizim yakaladığımız anlar zaten şiirin kendisidir. Ben bunu yıllar sonra öğrendim. Eğitim hayatım İlkokuldan Lise yıllarıma kadar hep tekrarlarla devam etti. Hep sınıfta kalmam şiir yüzündendi desem yalan olmaz. Bilmiyorum ama ben hep duygularımla yaşıyorum. Şu an 60 yaşındayım hala duygularımla yaşıyorum. Bundan zarar gördüm mü? Evet gördüm. Peki, bundan mutlu oldum mu? Evet oldum. Neden? Çünkü çevremdeki insanlara şiirle yaklaşmak beni hep mutlu etti. Her Anadolu çocuğunun hayatını zorluklar içerisinde geçtiği gibi bizde o zorluklarla şiir yazdık. Daha sonra lise yıllarında bir kız sevdim. Bu kız, anamdan ablamdan sonra kendime en yakın gördüğüm kişiydi. O bana hiç bakmadı. Çünkü benim ceketim yamalıydı. Ayakkabılarım lastikti. Ve ben liseden o şekilde mezun oldum. Babam şiir yazdığımı duyunca, ‘Allah aşkına oğlum boş işlerle uğraşma derslerine bak demişti.’ Babam artık hayatta değil bu durum beni duygulandırıyor. Çünkü ‘Çanlı Kapı’ şiir kitabımda babama mektup yazdım. Öğretmenler gününde o şiir büyük beğeni aldı…

İsmail Çankaya

İsmail Çankaya

Daha sonra edebiyat eğitimi aldım. Eğitim alınca şairleri, yazarları tanıma şansım oldu. İstanbul’da öğretmenlik yaparken Rıfat Ilgaz’ı, Ahmet Arif’i, Aziz Nesin’i, Uğur Mumcu’yu, Necip Fazıl’ı tanıdım. Mesela Necip Fazıl’ın Fatih’teki sohbetlerine yetişebildim ben. Atilla İlhan’ın Şişli Halaskar Gazi caddesinde her sabah saat:10.00-12.00 arası yaptığı söyleşilere yetişebildim ben. Yusuf Hayaloğlu çok yakın arkadaşım zaten. Ve gerçekten paylaştığımız çok güzel günler oldu. Hep yakınımdaki insanlar şiirdi. 1997 senesinde Bülent Aydınel’i tanıdım. Bugün yaşayan en büyük şairlerden birisidir. Bülent Aydınel’in dershanesinde 3 sene öğretmenlik yaptım. O zamanlarda gerçekten yaşça benden küçük ama sanatça benden çok ileri olan bir insandan çok şey öğrendim. Böyle bir şairler harmanı içerisinde gazetecilik ve radyoculukta yaptım. Kocaeli’nin şiir dinletilerini birçok kez ben gerçekleştirdim. Osman Hamdi Bey’de, Çayırova Kültür merkezi’nde, Kale’de şiir organizasyonları yaptım. Organizatörü, sunucusu, yönetmeni bendim. 3 senedir bu etkinlikler yapılmıyor. Bu sene yapılacağına inanıyorum. Hala Kocaeli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün yazı inceleme kurulu başkanıyım. Yani Sansürcü başıyım. (Gülüşmeler) ama hiçbir yazıyı reddetmeyiz. Okuldaki öğrencilerimle mutlaka bir şiir dinletisi yaparım. Şiir yaşamın kendisidir. Şiirin penceresinden dünyaya bakarsanız sevgi görürsünüz, paylaşım görürsünüz. Şiir bambaşka bir şeydir.

Şiirlerinizin konusu nedir? Bir şair dünyanın gürültüsünden, güzelliklerinden nasıl etkilenir ve bu durum sizin şiirlerinize nasıl yansır?

Ben kendimi hep şöyle değerlendiririm. Anadolu’da bir Hacıbektaş Veli’yim. Konya’da bir Mevlana’yım. Türkçede ve sevdada bir Yunus Emre’yim. Onların hoşgörüleri, sevgileri, sevdaları, insana bakışı, mecazi aşktan ilahi aşka yönelmeleri… Ben ilahi aşkı sadece Allah sevgisi olarak görmüyorum. İnsanları sevebilmekte, kırmamakta ilahi aşktır. Öğrencilerine şiir yazan çok az şair tanırım. Ben öğrencilerime de şiir yazarım. Benim şiirlerime baktığınız zaman Anadolu, aşk, öğrenci, eğitim kokar. Böyle kocaman kocaman laflar etmiş olmayayım ama kitabımda şöyle bir şiir var; ‘Ağlama Güzel Gözlü Kız’ diye. O zamanlar Yozgat’ta bulunduğum okulumdan İstanbul’a tayinim çıkmıştı. Öğrencilerim çok üzüldü. Öğrencilerin ağlaması çok içtendir, doğaldır. Çocuklar da bahçede toplanmışlar bana veda ediyorlar. Bir kızımız da biraz durumu kötü, elleri arkasında geldi yanıma. ‘Hocam ben size bir şey alamadım. Ama hava soğuk olduğu için sobanın arkasında sizin için soğan yetiştirdim’ dedi. Benim için bir tane yeşil soğan yetiştirmiş. Şu anda bile hatırlayınca duygulandım. O zaman yazdım;

Ağlama güzel gözlü kız,

gözyaşların boncuk boncuk dizilmiş yanaklarına

gideceğimi bile bile sevdin ağlama

ayakların kaldırım taşlarına değmesin

yemin ediyorum

sen tanıdığım en güzel insansın.

zaman

hesap görme zamanı değil direnme zamanı

bekle beni döneceğim

hangi gecenin, hangi şafağında vurulmazsam eğer sırtımdan kahpece

alnımda tebeşir lekesi ve sırtımda beyaz önlüğümle döneceğim sana

biliyorum sen olmayacaksın

gözlerimi sereceğim dört bir yana bilirsin

hiçbir kavga öldürmedi beni bir tek senin yokluğun öldürür beni

 

Sevgileri ölçemezsiniz. Bir sevgilim vardı bu şiiri onun içinde söylemiştim. Sevginin sınırı yoktur.

Örnek aldığınız bir şair var mı? Bu şairlerin sizi etkileyen yönü nedir?

Şiir, Adem ve Hava’dan beri var. Havva güzel sözler söylemiş ve Adem’i kandırmış. Şiir o kadar güçlü bir şey ki, Tanrı’ya bile isyan ettirmiş. Şiirin delemeyeceği barikat, aşamayacağı zorluk yoktur. Bugünkü cumhurbaşkanı şiir okumuş ve hapse girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman bir padişahtır ve aynı zaman da bir şairdir. Benim en çok sevdiğim şairlerden birisi Fuzuli’dir. Onun ‘Şikâyetname’ sini çok severim. ‘Selam verdim rüşvet diye almadılar’ diyerek 16. yüzyıla toplumsal bir bakış yapmıştır. Divan edebiyatının en güzel gazellerini de Baki yazmıştır: ‘Meclis-i Şuara’ yani şöyle toparlayacak olursak sosyal konuları işleyen Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Karakoç, İlhan Berk, Can Yücel, Nazım Hikmet… O kadar çok şair var ki hepsinin beni etkileyen bir yönü vardır. Aziz Nesin’i hepimiz gülmece ustası diye biliriz ama çok güzel şiirleri vardır. Her zaman gördüklerimden bildiklerimden ilham aldım. Şiire hiçbir zaman politik yaklaşmam. Güzel sözcükler seçen, güzel yazan, konuyu güzel aktaran bütün şairlere aşığım. Hepsinden okuyabildiğim kadar etkilendim. Ünlü fütürolog John Naisbitt, “Milli eğitim bakanı olsam sınıflara birer şair koyardım” diyor. Ne kadar doğru ve güzel bir söz.

İlk kitabınız “Masamdaki Oyun” kitabının çıkış öyküsü ve “Çanlı Kapı” kitabınızın kapak fotoğrafının manası nedir?

çanlı kapı2005 yılı benim için hem mutlu hem de zor bir yıldı. 2005 yılında bir rahatsızlık yaşadım. O dönemde Gebze Demokrat Gazetesi’ne köşe yazarlığı yapıyordum. 13-14 gün Çapa’da kaldım. Ameliyat geçirdim. Bu arada gazetedeki arkadaşlar mesela o zamanlar gazetenin patronu olan Gülen Hanım’ın bu kitabın basılmasında çok büyük bir emeği vardır. Ben hastanede olduğum için kitabın editörlüğünü dahi yapamadım. Şiirlerim hep vardı ve birçoğu da gazetede yayınlanmıştı zaten. Rahatsızlığımı şiirler sayesinde yendim, öyle düşünüyorum. “Ben bir dize için ömrümü verdim. Biliyorum bir dizeye ömrüm yetmeyecek.” O zamanlarda yazılmış bir sözdür. Herkesin masasında bir oyun vardır. Hayatta bize verilen roller ve gerçekleştirmemiz gereken sorumluluklar ‘Masamdaki Oyun’ kitabının isim anlamı budur. Türkiye Edebiyatçılar Derneği tarafından da ödüle layık görülmüş bir kitaptır.

Yandaşlarım aniden yenik düşse de ölüme

Beni teslim almak o kadar kolay değil.

Yaşamak Azrail ile dalga geçmekse

He hey!

Ben dalgamı çoktan geçtim.

Üşüyorum canımın içi üşüyorum…

Korkular dağlardan, şehrimize mi indi?

 

( Çanlı Kapı – Babama Mektup’ dan alıntıdır. )

Çanlı Kapı kitabında ‘Babama Mektup’ şiirim herkesi ağlatır. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından öğretmenler gününde ödül aldı. Çanlı Kapı kitabının kapak fotoğrafını yeğenim çekti. O gördüğünüz kapı artık hiç açılmıyor. Nedeni; bu kapı babamın yani benim doğup büyüdüğüm evin kapısıydı. Biz 5 kardeşiz ve bu kapının arkasında 100 yıllık bir ev var. Biz bu evi bir türlü paylaşamadık. Bayramda gittim evin kapısı örümcek ağlarıyla dolu içeride fareler dolaşıyordu. Canım sıkıldı. Eşimi alıp tatile gittim. Ben de, millet gibi oturup güneşte kızardım. Yani bir baba 5 evladına da sahip çıktı, baktı, büyüttü. Ama 5 evlat bir babasına sahip çıkamadı. Bir evi paylaşamadı.

İyi şairler ve yazarları ayırt etmek için artık ne yazık ki en çok satanlar listesine ve sosyal medya kullanım yoğunluğuna bakılıyor? Siz bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şiirleri ticari düşünmek halkın kültür düzeyini düşürür. İzmir’de bir arkadaşım var dergi sahibi. Rica etti bir tane şiirimi gönderdim. Arkadaşım, hocam bu ay 200 tane fazla dergi sattık şiiriniz sayesinde diye arayıp teşekkür etti. Benim farklı şehirlerde öğrencilerim oluyor onlara kitaplarımdan gönderiyorum. Türkiye’ye gelen bir turiste kitabımı imzalayarak verdim.

Almanya’da bir kütüphanede, Türk bayrağı, Kuran-ı kerim ve benim kitabım yan yana sergileniyor. Arkadaşım bana fotoğrafını çekip gönderdi çok şaşırmıştım. Orada bir Türkiye köşesi yapmışlar ve benim kitabımda orada sergileniyor. Bunlar güzel. Ben bazı şeylerin, şiirin ağırlığına uymadığını düşünüyorum. Şiiri aşağıya çeker. Şöyle açıklayayım; bir kadın güzel değildir ama şiir yazdırır ağırdır. Yani kadın gibi kadındır. Kadın dediğin ağırlığıyla dökülür. Sizi davranışlarıyla, ağırbaşlılığıyla fetheder. Bir başka kadında çok güzeldir ama cıvık cıvık konuşur ve güler. Güzeldir, harikadır sizde gülersiniz ama bu kadar. Şiirde böyledir ağır olması gerekir. Tabii ki şiir tanıtılmalı ama şiiri aşağıya çekecek araçlar kullanılmamalıdır diye düşünüyorum. Sosyal medya şiiri hafifletiyor.

Son olarak gençlere şiir ve edebiyatla ilgili tavsiyeleriniz nedir?

Şiirle uğraşmalarını istiyorum. Ucundan kenarından edebiyata bulaşsınlar. Edebiyat dergilerini takip etsinler. Onlara sahip çıkıp okusunlar. Şiire Emek veren herkes şair olur. Siz güzel söz söyleyemiyor musunuz? Söylüyorsunuz. Siz birisini sevmiyor musunuz? Seviyorsunuz. Siz üzüldüğünüz zaman ağlamıyor musunuz? Ağlıyorsunuz. Başkasının üzüntüsü sizi üzmüyor mu? Üzüyor. Şairlik maddi manevi emek ister.

İsmail Çankaya'ya verilen tebrik ve başarı plaketleri

İsmail Çankaya’ya verilen tebrik ve başarı plaketleri

IMG_4194

İsmail Çankaya’ya bu güzel söyleşi ve değerli bilgilerini paylaştığı için teşekkür ederim.

“Balat’ta bir kütüphane ağzına kadar eski kitap dolu. Yetkili birisi kağnı arabası kiralıyor. Diyor ki bunları boşalt, Haliç’e at. O kitapları adam yüklüyor arabasına götürüyor Haliç’e atıyor. Bir seferinde de bunu Avusturya sefiri görüyor. Diyor ki bu kitapları satar mısın? 15 liraya bir araba kitabı alıyor sefir götürüyor. Bu kitapların içinden ne çıkıyor biliyor musunuz? Dünyada tek nüshası olan İbn-i Sina’nın kendi eliyle yazdığı eser El-Kanun fi’t-Tıb. Bugün o kitap Viyana müzesindedir. Profesör, “Biz eczacılık fakültesi olarak, Türk devleti olarak bir kopyasını istedik vermediler” diyor. Niye versinler ki iyi etmişler. Sen malına sahip çıkma… Bir zamanlar böyle, çocukluğumda yaşadım. Evinizde bir Arapça Kur’an ya da Arapça kitap oldu mu suç olarak alıp götürüyorlardı sizi. Kimi gömdü, kimi denize attı korkudan. Büyük bir hazinemiz telef oldu.

IMG_3914

Uzun yıllar Melih Arat ve Hakan Turgut ile ortak çalışmalar yapmış olan Selim Çavuş Kişisel gelişim alanında eğitimler almıştır. Türkiye’de okuma sevgisi ve bilincini arttırmak amacıyla dünyadaki Think Tank kuruluşlarından esinlenerek 2007 yılında Düşün Taşın adında bir gençlik kulübü kurmuştur. 12 Ocak 2010 tarihinde Kurucu Başkanı olarak dernek haline getirdiği Düşün Taşın, 2010 yılında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından himaye almaya layık görülmüştür. 

Söyleşi: Bilge Nur Kenet

Selim Çavuş Kimdir?

1984 İstanbul doğumluyum. Kendimi sosyal girişimci olarak tanımlıyorum. Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nün Türkiye’de bir ilk olarak açtığı Yeni Medya Yüksek Lisans Programının ilk mezunlarındanım. Bugüne kadar ulusal ve uluslararası 20 projede koordinatörlük yaptım. Sabancı Vakfı tarafından Türkiye’nin Fark Yaratanları unvanına sahip olarak Sıra Dışı Yaşam Becerileri, Yeni Medya, Sosyal Girişimcilik konularında 40 üniversitede 10.000 kişiye eğitim ve sunumlar yaptım. Şu anda Personel Development Academy (PDA) şirketinde İstanbul Koordinatörü olarak görevimi sürdürmekteyim. Evliyim ve Akil Emir isminde bir oğlum var.

 

Düşün Taşın Derneği’nin kuruluş amacı nedir? Ne tür etkinlikler yürütüyorsunuz?

Dernek Türkiye’deki okuma sevgisi ve bilincini arttırmak için kuruldu. 2020 yılında bir düşünce kuruluşu olmak isteyen, 2030 senesinde de Düşün Taşın Üniversitesi’ni kurmak için çaba sarf eden ve zamanında 8 arkadaş tarafından kurulmuş olan bir sivil toplum örgütüdür. Başarılı insanların hayatını incelediğiniz zaman bu insanların bir yerde bir şeylerle karşılaştığını görürsünüz. Bir seminere katılır, arkadaşının verdiği kartvizitteki numarayı arar… Bunların hepsinin temelinde okumak var. Sabah uyanır uyanmaz okumaya başlıyoruz. Biz sadece okumayı metinler üzerinde sağdan sola hareket ettirilen göz hareketleri olarak algılıyoruz. Ama biz, yüz yüze konuşup bir röportaj gerçekleştirirken birbirimizin hayatını okuyoruz. Seminer programına katılan insanlar, belgesel izleyen insanlar da bir okuma gerçekleştiriyor. Bizim medeniyetimizde okuma 3 türlü:

  • metinleri okumak 2) insanları okumak  3) kâinatı okumak.

İnsan bir konu hakkında bilgi sahibi olmadığı zaman kendisini kötü hisseder. Bir şeyleri bilmek insanı özgür kılıyor. Okumazsak özgür kalamıyoruz aslında. İnsanların düşünmesi ve taşınması için yani taşınmaktan kastımız oradaki bilgileri başkalarına da aktarabileceğiniz bir dernektir. Ülkemizde insanlar hangi kitapları okuması gerektiğini bilmiyor. Ve kitap okumayı ben bir yolculuğa benzetiyorum. Sizin hangi araçla gideceğinize karar vermeniz gerekiyor. Sosyal medyanın da popüler hale gelmesiyle birlikte insanlar kitap tavsiyelerine ihtiyaç duymaya başladı. Bazı insanlar sırf kapağı güzel diye kitap alıyor. Bu ve buna benzer ifadeleri biraz da olsa düzeltebilmek için 2008 yılında Düşün Taşın Kulübü kuruldu. 2010 yılında Düşün taşın derneği haline geldi. Ve şuanda da Türkiye’nin hatta dünyanın farklı noktalarına ulaşmış bir derneğin yöneticiliğini yapıyorum.

Bir girişimci sizce nasıl olmalı?

Biraz deli cesareti olması gerekiyor. Sektörde öyle bir girişime ihtiyaç var mı bu da çok önemli ama. Hiçbir girişimci bir işe başladığı zaman o analiz raporlarının sonuçlarına göre hareket etmiyor. Yemeksepeti.com geçenlerde milyon dolarlara satıldı. Nevzat Çiçek’e geçenlerde nasıl bu iş bu noktalara geldi diye soru yönelttiler. ‘Eğer etrafımdaki arkadaşları dinleseydim. Bu projeyi asla hayata geçirmiş olmayacaktım. Arkadaşlarıma internetten yemek siparişi verilen bir site kuralım yurtdışında bunun örnekleri var bunu Türkiye’de yapalım dediğim zaman yok olmaz saçmalama demişlerdi’ diyor. Siz inandığınız zaman insanlarda size inanmaya başlıyor. Ve siz daha çok proje üretmeye cesaret edebiliyorsunuz. Düşün Taşın Derneği olarak guines rekorlarına hazırlandık bir stadyum dolusu insana toplu kitap okuttuk. Bunu ilk söylediğim zaman yapamazsınız 50 kişi gelmez oraya dediler. Yaptık. Ben ne kaybettim? Hiçbir şey. Biz bir stadyum dolusu insana aynı anda kitap okuttuk ve cumhurbaşkanlığından himaye aldık.


IMG_3923
Peki, siz nasıl bir girişimcisiniz?

Benim hikâyem üniversite öğrencisi olmaya niyet ettiğim zaman başlıyor. Benim babam 45 sene esnaflık yapan bir adam Kıbrıs gazisi annem ev hanımı. Babam yıllarca sigortalı bir işte çalışın diye bizi büyüttü. Benim girişimim Düşün Taşın Derneği’ni kurmuş olmam ve bu derneğin yaptığı büyük projelerdir. Ben liseye giderken 4 tane arkadaşım vardı çok iyi yerleri kazandılar ve başarılı oldular. Ben o grup içerisinde üniversiteyi kazanamayan tek kişiydim. Tekrar sınavlara hazırlanmaya başladım. Çocukluğumdan beri hırslı bir adamım. Kafama koyduğum şeyi yapmaya çalışırım. Küçükken fonksiyon ve polinom sorularını çözemediğim için hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. Yapabileceğimi biliyorum neden yapamıyorum diye ağlıyordum. O arkadaşlarla bir araya geldiğimde onlar üniversite ortamından, arkadaşlarından bahsediyorlar. Ben de bugün 100 tane matematik sorusu çözdüm diyorum. Ve o zaman tabiri caizse hırs yaptım. Ben onların yaptıklarının haricinde bir şey yapmalıyım dedim. O zamanda bir mail grubundan gelen yazılar vardı. Bu yazıda ‘sıradışı yaşam’ denilen bir seminer programına davet ediyordu. Benim aradığım şey bu olabilir dedim. Seminer programına katıldım ve hayatımın değiştiği şey o oldu. Çünkü her hafta bir araya geldiğimizde insanlar nasıl fikirler üretir? Bir girişimci nasıl olunur? Fikirlerimiz nasıl ticarete dönüşür? Gibi konular hakkında 12 hafta boyunca konuştuk. Programın sonunda programı sunan beyefendiye gidip ben sizinle çalışmak istiyorum dedim. Bu adam bize her hafta ‘bu hafta sıra dışı ne yaptınız’ diye soruyordu. Mesela hiç yapmadığın bir şeyi yapıp bu hafta bir Fransız gazetesi al ve onun tasarımını incele, okula giderken sürekli kullandığın yolu değil de farklı bir yol seçip yolu inceleyerek git. Yani aslında bize dünyayı, insanları, ortamı okutuyordu. Derste herkes benim anlattıklarımı büyük bir merakla dinliyordu. Çünkü ben çok heyecanlıyım ve üniversiteyi kazanamayıp tekrar hazırlanıp kazanmanın arkadaşları geçme düşüncesinin birikmiş bir heyecanı var. Sürekli acayip acayip şeyler anlatıyorum. Her şeyi sıra dışı düşünmeye çalışıyorum. Çok basit bile olsa siz hayatınıza sıra dışılığı adapte ettiğiniz zaman her şey daha farklı ve güzel hale gelmeye başlıyor. Mesela çayı getir ama çaya biraz süt ekleyip getir. İngilizler hep içiyor ama burada içilmiyor gel bir deneyelim şunu. Ya da yumurtayı daha farklı bir şekilde yap. 12 hafta boyunca sürekli bir şeyler anlatınca kafa artık daha farklı çalışıyor. Her şeyi biraz sıra dışı yapma eğiliminiz oluyor. Bir söz vardır ‘Etrafını mükemmel insanlarla çevrele.’ Senin etrafında sürekli böyle konuşan insanlar olduğu zaman senin normal bir adam olma şansın yok. Sürekli proje üreten, kulüp faaliyeti yapan adamlarla takıldığın zaman başkaları bir şey yapmadığında, ya hayata küsersin ya da gidip kendinden daha üstün olduğunu düşündüğün adamlarla birlikte olmak istersin. Sonra programın konuşmacısı olan Melih bey’e gidip hocam ben sizin asistanınız olmak istiyorum dedim. O anlattığım hikâyelerden benim biraz kafamın kırık olduğunu anladı sanırım şuan benim asistanımsın dedi. Hocam ne yapacağız dedim. Sen istemedin mi asistanım olmak ne yapacağımızı bana ne soruyorsun dedi. 3 sene boyunca onunla çalıştım her dersine gittim. Beni dersine davet ettiği yer BÜMET (Boğaziçi Üniversitesi mezunları derneği)’ti. Sadece o üniversitenin mezunlarının katılabildiği bir dernek ben onlara ders veren hocanın asistanı olarak üniversite hazırlık öğrencisiyken yanında gidiyordum. Ve o üniversiteye hiç gitmedim ama bir seminer sayesinde o adamlarla sohbet edecek noktaya geldim. O an dedim ki Selim senin buraya gelmenin sebebi o seminer programına katılmanı sağlayan küçücük bir yazı. İnsanlara buna benzer okumalar yapabilecek bir yapı oluşturursan başarılı olursun dedim. Düşün Taşın Derneği 8 kişiyle birlikte seminer anlatarak başladı. Melih Bey’e asistanı olarak iki yıl geçtikten sonra ve onlarca seminerini dinledikten sonra seminer programı sunmak istiyorum dedim. Senin yaşın kaç dedi? 20 dedim. Sen nasıl yapacaksın bunu 20 yaşında dedi? Sizin yaşınız kaçtı ilk seminerinizi verdiğiniz zaman dedim. 18 dedi. 2 sene avantajlıyım o zaman dedim. (Gülüşmeler)  Melih Bey bana cdlerini verdi. Gece izle sabaha not çıkar dedi. Sabah gidip öğrencilere anlatmaya başladım. O zamanlar eşim Esra’da benim öğrencim. O da seminerlere katılıyordu. Öncesinde bizim proje grubumuz vardı. Orada kendi hayal ettiklerimi yapamayınca Düşün Taşın diye bir kulüp kurmaya karar verdim. Onun temelini de bu seminer programı sayesinde atayım dedim. Bu seminer tecrübelerim sırasında beğendiğimiz kişileri tek tek ayırıyorduk. 20 tane lise ve üniversite öğrencisine 12 hafta boyunca ben ders anlattım. Üniversite 1. sınıf öğrencisi iken seminer veren seminer afişlerinde adı yazan bir öğrenci haline geldim. Seminer bitince devam etmek isteyen arkadaşlarla biz yola devam edeceğiz. Ben şu arkadaşları alıyorum diye belirttim. Düşün Taşın Kulübü o seminerden çıkan 8 kişi ile kuruldu. Ve ilk projemizde her hafta bir kitap okumaya var mısınız dedim. Önemli olan bir problemi tespit edip ona akıllıca yollar bulmaktır. Ben eskiden çok fazla kitap okuyan bir insan değildim. Eğer her hafta kitap okuyan bir grupla bir arada olursam mecburen kitap okuyacağım. Ben derslerde hep şunu söylüyordum. Akıllı adam kendi aklını kullanır daha akıllı adam başkasının aklını kullanır. Biz her hafta bir kitap bitireceğiz ama bir şartla dedim. Yine bir araya geldiğimizde herkes kitabın özetini birbirine anlatacak. 1 haftada 8 kitap okumuş olduk.

Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz? Ve Türkiye’nin dünyadaki konumunu nasıl görüyorsunuz?

 

Şuan düşünmüyorum ama ileride olabilir. Türkiye’nin geleceğinde önemli ülkeler arasında yer alacağına inanıyorum. Ve derneği de kurmak istememizdeki en büyük gaye buydu aslında. Biz ticaret, politika, ekonomik anlamda çok iyi noktalara gelebilir çok iyi işler yapabiliriz. Ama her ne olursa olsun bilimin üretildiği, içeriğin üretildiği bir ülke durumuna gelmezsek entelektüel sermaye yani okuyan, yazan, üreten, yazdığı makaleler yabancı dillere çevrilen, ürettiği ürünler yurtdışında kopyalanan hale gelmemiz gerekiyor ki ülke olarak o zaman dünya konjonktürün de önemli bir ülke haline gelelim. Biz bu hayallerle derneği kurduk.

Gelişen teknoloji kitap okumayı etkiliyor mu?

Teknoloji kitap okumayı olumlu etkiliyor. Çünkü benim bu yoğunluğum arasında okumak istediğim 20 kitap var. Ben hepsini aynı anda nasıl yanımda taşıyacağım. Ama teknoloji sayesinde hepsini yanıma alıyor ve okuyabiliyorum. Teknoloji kitap okumayı yok etmez. İnsanlar okusun da nasıl okurlarsa okusunlar. Tablete yükledikleri kitapları dahi okumuyorlar.

Ülkemizde kitap okumak yerine televizyon dizisi izlemek tercih ediliyor bunun nedeni nedir sizce?

Kitapları da televizyon kadar eğlenceli hale getirmek lazım. Ruppit diye bir uygulama var. İnsanların dakikada kaç kelime okuyabildiğini gösteriyor. İnsanlar çok yavaş okuyor ülkemizde biz Düşün Taşın Derneği olarak insanların hızlı okuma alışkanlıklarını arttırmak istiyoruz. MEB’le yaptığımız araştırmada insanların yavaş okudukları için kitap okumaktan sıkıldıklarını keşfettik. 2 senedir Türkiye hızlı okuyor projesi üzerinde çalışıyoruz. Eğitime hızlı okuma derslerinin dâhil edilmesini istiyoruz. Benim okuma hızım 140 civarındaydı artık 350 kelime okuyorum. Hızlı okumak insanın konsantrasyonunu arttırır. Süratli giden bir araba düşünün kaza yapmamak için konsantre olursunuz ama yavaş giderken yanınızdaki ile sohbet eder müziğinizi dinlersiniz. Kitap okumakta buna benzer.

Üniversite öğrencilerine başarı için tavsiyeleriniz nelerdir?

İyi işlerde çalışmaya çalışsınlar. Bu bir kulüp faaliyeti olabilir, organizasyonlar düzenlemek olabilir, üniversitedeki akademisyenlerle oturup sohbet etmek olabilir. Yeter ki bir şeyler yapsınlar bunları yaptığı zaman insan kendisini tanıyor. Öğrenciler zannediyor ki mezun olunca masa başı işim hazır. Hiçbir mülakatta sizin muhasebe dersinde aldığınız notu sormuyorlar. Sen bu üniversite öğrenciliğin süresince ne yaptın diye soruyorlar. Benim blog sayfam var, ben bu kişilerle röportaj yaptım, haberlerim bunlar diyebilmeliler. Benim son tavsiyem bu proje üzerine çalışmaya başlasınlar.

Selim Çavuş ile değerli cümleler bir araya geldi.Söyleşi gerçekleşti.Kainatı okuyun, insanları okuyun son olarak sözün bittiği yer kitap okuyun.

Teşekkürler Selim Çavuş